ÖZLEMEYİ ÖZLEMEK

Bekir Dolu

 

Konya Dağcılık Kulübü üyesi olan Numan isimli bir akrabam geçenlerde zorlu bir kanyon geçişinde 13 Saat aç kaldığını anlatıyordu. Bu uzun açlığın üzerine kafiledeki bir arkadaşının çantasında unuttuğu bisküvi paketini bulup da açtığı anda yayılan kokunun, çocukluğundan beri duyamadığı bisküvi kokusunu hatırlattığını söyledi.

Bisküvi yine aynı bisküvi de biz o eski tadı, o eski kokuyu şimdilerde neden bulamıyoruz? Eğer 13 saatlik açlık ve yorgunluk olmasaydı, bisküvinin kokusu öyle tüter miydi Numan’a? İşte sır burada.

Bisküvinin, çikolatanın, şekerlemenin bol olmadığı, her meyvenin mevsiminde yendiği, yoksunlukta ve kanaatkârlıkta denk olduğumuz o günlerde, her şeyin tadı bir başkaydı. 

Süper marketlerin olmadığı, üstüne üstlük çocuk olduğumuz, harika günlerde bakkallar öyle güzel kokardı ki çıkasımız gelmezdi mesela. Oysa şimdi, özlemeden, beklemeden, sabretmeden sahip olunan, kolay ulaşılan şeylerin ne tadı var, ne de kıymeti.

Mesela; “sorma şeker” diye bir şeker türü vardı (lolipopun atası) hatırlar mısınız? Gazete kâğıdından yapma külahta, sayıyla satılırdı. Sorma şekeri hatırlamak için bakkala gazoz şişesi için depozito bırakıldığı zamanları bilecek kadar yaş almış olmak gerek.

Çocukların sokakta misket oynadığı, çember çevirip, topaç döndürdüğü, tırmanacak ağaçların olduğu, bakkalların önemli kişiler olduğu günlerde, gazoz aldığımız vakit depozito bırakır, şişeyi geri getirince de paramızı iade alırdık.

Ne oldu gençler, anlayamadınız değil mi? Ne depozitosu, daire mi kiralıyoruz, dediğinizi duyar gibiyim. İşte o zamanlar öyleydi. Kullan at veya tek kullanımlık gibi kavramlar yoktu hayatımızda. Gazozu içip, şişesini çöpe atmak da yoktu.

Hiçbir şey tek kullanımlık değildi. Hiçbir şeye kolay ulaşılamazdı. Beklemek, sabretmek, çalışmak, umut etmek, dua etmek gerekirdi. İşte bunun için çok kıymetliydi sahip olduklarımız. Bu yüzden bir küçük şeker mutlu ederdi bizi. Buram buram tüterdi burnumuzda bisküvinin kokusu. Bir çocuğun büyülenmesine, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yeter de artardı.

Yazıyı yazarken birden çocukluğumda soba başında yaptığımız pazar kahvaltıları geldi aklıma. Anlatsam, duygularımı aktarabilir miyim ki acaba?     

Kaloriferli evde doğup da bir kez olsun sobanın üzerinde ekmek kızartmadıysanız, portakal kabuklarının soba üzerinde çıkardığı kokuyu bilmiyorsanız, ömürde bir kez olsun kümesten taze yumurta almadıysanız, tam manasıyla anlayamazsınız.

Biz daha uyanmadan annelerimizin yakmış olduğu kuzine sobanın üzerinde kızaran ekmek kokusu eşliğinde huzur veren bir sıcaklık yayılırdı eve. Kızarmış ekmeğin kokusunu, sobanın üstündeki cızırtılı demlikten gelen çayın kokusunu, yumurtanın kokusunu, hakiki tereyağı kokusunu, AVM restoranlarında gürültülü bir havasızlık içinde hamburger yemeye tav olan gençlere ben nasıl anlatabilirim ki!

Bunları anlayabilmek için bir kere baştan soba olayını bilmek lazım. Sonra ne bileyim mesela tel dolabı bilmek lazım. Birine telefon etmek istediğinizde telefonu olan bir komşuya gidilmesi gerektiğini veya acil bir arama için yıldırım telefon bağlatmayı bilmiyorsanız beni anlayamazsınız.

Bu günden daha güzel günlerdi o günlerimiz. Çok yorulup acıkmayı özler mi insan, ya da özlemeyi özler mi hiç insan?