Pandemi Sonrası Dini Hayat

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

         Bütün dünya 2020 yılına, Çin merkezli olarak ortaya çıkan coronavirüs salgını ile birlikte girdik. Şu anda pandemiden dünya nüfusunun % 80’i etkilenmiş durumdadır. Bu salgın kitlesel ölümlere yol açmış, ölüm korkusunun yol açtığı travmalardan da binlerce insan psikolojik açıdan travma yaşamaktadır.

         Tarihte lokal düzeylerde salgınlar görülmüş ama hiçbiri günümüzde olduğu kadar coronavirüs gibi bütün bir dünyayı etkilememiştir.  Bilim adamları, sosyologlar, psikologlar ve entellektüellerpandemi sonrası nasıl bir dünya olacağını enine-boyuna tartışıyorlar. Çünkü bu salgın iğneden ipliğe, eğitimden ekonomiye, sağlıktan günlük ihtiyaçlara, aileden komşuya, siyasetten seyahate kısaca birey ve toplum hayatının bütün veçhelerini ciddi bir şekilde etkilemiştir. Bundan dini hayat da etkilenmiştir. İslam dünyası açısından olaya bakacak olursak başta Mescid-i Haram olmak üzere Mescid-i Nebi, Mescid-i Aksa ve tüm dünyadaki camiler toplu ibadetlere kapatılmıştır. Cuma ve Ramazan Bayramı namazları kılınamamış, umre ibadetleri durdurulmuş, muhtemelen bu sene Hac da durdurulacaktır. Pandemininkendi fıkhını ürettiğini söyleyebiliriz. Artık fıkıh külliyatımızın bir köşesini pandemi ile ilgili fetvalar oluşturacaktır. Bu konuyla ilgili DİB Din İşleri Yüksek Kurulu ve dünyadaki Fıkıh konseyleri pandemi ile alakalı fetvalar ve kararlar yayınlamışlardır. Bu sebeple nasıl ki bütün bir dünyada pandemi sonrasıyla ilgili tartışmalar yapılıyorsa, bizler de dinle ilgili nelerin ortaya çıkacağı muhtemel problemleri şimdiden tartışmalıyız.  Hatta bu salgının inanç hayatımıza olumlu ve olumsuz yansımalarının neler olabileceği ciddi anlamda masaya yatırılmalıdır. Çünkü tarihte kara veba gibi Avrupa’da ortaya çıkan salgınlar din-devlet, din-siyaset ve din-toplum ilişkilerini derinden etkilemiştir. Mutlaka bu etkiler bizim dünyamızda da yaşanacaktır.  Ön almak açısından bizler ortaya çıkacak problemleri önceden tespit edipİslami İlimler/İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı olarak pandemi sonrası dini hayata ilişkin değerlendirmeler yapmalıyız. Bu konuda da geç kalmamalıyız.  Hatta Diyanet İşleri Başkanlığımız “Pandemi Sonrası Dini Hayat” konulu bir Din Şurası gerçekleştirmelidir.

         Bildiğiniz gibi Pandemi öncesi Avrupa merkezli İslamofobi çalışmalarında bir artış yaşanmıştı. Acaba pandemi sonrası bu ateş düşer mi, Müslümanlarla ilgili önyargılarda bir yumuşama olur mu?  Ben Avrupa’da bu alanda bir yumuşamanın olacağına inanıyorum. Bu inancımı yaşananlar kuvvetlendiriyor. Örneğin, Newsweek Dergisinde yer alan bir habere göre önde gelen Hıristiyan bir İlahiyatçı,  “dünyada ilk defa salgın sırasında karantina, sosyal izolasyon ve kişisel temizliğe önem veren kim?” diye sormuş, sonra da kendisi, “Hz. Muhammeddir” şeklinde cevap vermiştir. Yine hatırlayalım bazı Avrupa ülkelerinde uzun zamandır ezanların açıktan okunması yasaktı, pandemiyle birlikte ezanların açıktan okunmasına izin verildi, kim ülkelerin de devlet televizyonlarında Kur’an okutuldu ve hocalarımızın İslam’la ilgili konuşmalarına yer verildi. Ben böyle bir değişim ve yumuşamada  Türkiye’nin doğu-batı ayırt etmeksizin bütün ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tıbbî malzeme göndermesinin de büyük payı olduğuna inanıyorum. Her ne kadar bu yardımlar sembolik de olsa, zor zamanlarda yapıldığı için insanoğlu bunu unutmaz. Pandemi sonrası yenidünyada bu yardımların etkisiyle Türkiye’nin gücü artacaktır.

         Avrupa’da İslamofobi azalırken ağırlık merkezini Hindistan’a taşıdığını görüyoruz.  Hindistan hükumeti, İsrail’in yaptığı gibi Müslümanları vatandaş saymama yasası çıkarmaya hazırlanıyor. Şimdiden Müslümanlara karşı işkence, şiddet ve ayrımcı politikaları hızlandırmaya başladı.  Bugün de Hindu hükumeti ülkedeki virüs salgının faturasını Müslümanlara kesmeye  çalışıyor. Buna gerekçe olarak da Tebliğ cemaatinin Mart ayında Yeni Delhi’de düzenlediği ve binlerce Müslümanın katıldığı kongreyi gösteriyor. Hatta Hindu milliyetçi gruplar Müslümanları “covid-19 cihatçıları”, “covid-19 teröristleri” gibi etiketlerle suçlama yoluna gidiyorlar. Müslümanların evlerine, okullarına ve iş yerlerine saldırılar düzenleyerek tahribat yapıyorlar. Bu konuda mutlaka İslam İşbirliği Teşkilatı acil önlemler almalı, konuyu Birleşmiş Milletler örgütüne taşımalıdır.

         Öte yandan pandemi sonrasında muhtemel konu başlıkları arasında din-bilim tartışmaları da geleceğe benziyor. Pandemi döneminde zorunlu olarak yaşadığımız tekil ibadet uygulamaları bizlerde bireysel dindarlığa geçme alışkanlığı kazandırmamalıdır. Bu süreçlerin zaruret bağlamında ele alınması gerektiği asıl olanın kurumsal dindarlık olduğu vurgulanmalıdır.  Yine pandemi süreçlerinde İngiltere, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde tedavide önceliğin gençlere verildiği ve yaşlıların ihmal edildiği görüldü. Bu sebeple de pandemiden ölenlerin büyük bir kesiminin bu sınıf olduğu belirtildi.  Bize göre tedavide önceliğin gençlere mi yoksa yaşlılara mı tanınması gerektiği gibi bir soru anlamsızdır. Mademki vatandaşsa,  devletin hiçbir ayırım yapmadan bütün vatandaşlarına eşit derecede sağlık hizmeti sunması görevidir.  Hamdolsun bizim ülkemizde böyle bir sorun ortaya çıkmadı, aksine devletimiz her açıdan önlem aldı. Bu da bizim kültürümüzde yer alan “insanı yaşat ki devlet yaşasın” yaklaşımının neticesidir.

         Milletlerin hayatında sosyal olayların ve doğal afetlerin yaşandığı dönemlerde mesayanik ve kült hareketlerde bir artma yaşanır. Bu konularda tedbir almak devlete,  dini açıdan halkımızı aydınlatmak da dini kurumlarımıza düşer. Dolayısıyla asıl hizmet pandemi sonrasında ortaya çıkacaktır. Bizler insanımızın psikolojik yaralarını ve travmalarınısarmada hem dinden, bilimden ve hem de psikolojiden yardım almaya hazır olmalıyız.  Ben milletimizin köklü inancından kaynaklanan yardımlaşma ve dayanışma duygusuna güvenerek bu pandemi sürecinden az bir hasarla çıkacağımıza inanıyorum. Vefat eden kardeşlerimize Yüce Allah’tan başsağlığı diliyor, yakınlarına da sabr-ı cemiller niyaz ediyorum.