Pandoranın kutusu açıldı

Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal

 

          Uzunca bir süredir global gündemin ilk sırasında yer alan İngiltere’nin AB’nden ayrılıp ayrılmamasıyla ilgili tartışmalar, nihayetinde ayrılmak isteyenlerin zaferiyle bitti. Bir kadın milletvekilinin öldürülmesinin ve anket sonuçlarının İngiltere’nin AB içinde kalma ihtimalini yükseltmesine rağmen, karasızların çoğunluğunun ayrılma yönünde oy kullanmalarının da etkisi sonucu %52’ye karşı %48 oran ile AB’den  ayrılma kararı çıktı. Dünya kamuoyunun çok önemli bir kısmı için şok bir gelişme niteliğindeki bu kararla, zaten bir sürü bağımsız değişkenler içinde savrulan küresel ekonomik gelişmelere bir madde daha eklenmiş oldu. Referandum öncesi, İngiltere’nin düşük bir ihtimal olarak AB üyeliğinden çıkabileceği şüphesinin piyasaları kapsama alanına alması, borsa indekslerinin yükselmesinin beklentilerin altında kalmasına yetti. Genel beklentinin aksine 23 Haziran öncesinde korkulan başa geldi ve bu günden itibaren küresel ajandanın baş köşesine, İngiltere’nin ayrılmasının başta AB ekonomisine olmak üzere tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere olası etkilerinin neler olacağı şimdiden tartışmaları oturdu. En baştan belirteyim, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararının etkilerinin ne zamana kadar devam edeceği ve derinliğinin ne boyutta olacağı kimse tarafından bilinemez, yani pandoranın kapağı açıldı, sonuçların nerelere varacağı ise tam bir muammadır. Yapılan yorumlar ister kurumlar isterse kişilerin olsun, verilere dayanan tahminden öteye geçemez. Ancak kesin olan şu ki, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının tüm ekonomileri bir şekilde etkileyeceğidir.

          Bölgesel FED Başkanları, İngiltere’nin ayrılmasının Amerikan ekonomisini ciddi biçimde ve uzun süre etkilemeyeceğini belirtmeye başladılar. Temennimiz bu görüşlerin gerçekleşmesi, çünkü ABD ekonomisine olumsuz yansıması ve bu durumun süreklilik göstermesi, başta ABD ekonomisiyle ticaret hacmi geniş ülkeler olmak üzere tüm ekonomilerin etkileneceği anlamına geliyor. Bu etkilenmenin sonucu ise, ABD’nin kendi ekonomisinin istikrarsızlığa ve durgunluğa yakalanması, dış dünyadan ithal edeceği mal ve hizmetlerin azalmasına bağlı olarak söz konusu ülkelerinde durgunluğa, resesyona, işsizliğin artmasına ve düşük hatta negatif ekonomik büyüme (ekonomik küçülme) ile karşılaşması ve sonraki aşamada ekonomik krizlerin siyasi çalkantıları tetikleyerek kaos ikliminin ülkeleri sarmasını da beraberinde getirmesidir.

          İngiltere açısından olası risklerin başında, AB’den çıkma kararıyla ülkenin ekonomik ve siyasi açılardan belirsizliklerin daha net bir şekilde gün yüzüne çıkmasıdır. Nitekim S&P tarafından, İngiltere’nin AAA olan kredi notunun indirilmesi ihtimalinin ciddi olarak düşünülmekte olduğu ifade edilmektedir. Kredi notunun düşürülmesi gerçekleşirse, ekonomilerinin zarar görmemesi adına acil eylem planını uygulamaya koyduklarını açıklayan BoE yetkilileri, gelecekte de ortaya çıkabilecek örneğin İskoçya’nın bile İngiltere’den kopmak istemesi gibi sorunlar karşısında merkez bankalarının dirençli olduğunu ifade ederek, piyasaları rahatlatmaya çalışmaktadırlar.

          AB’yi bekleyen esas tehlike, şimdilik pek dile getirilmese de ekonomileri sorunlu olan Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerin de AB’den çıkmak isteyerek referanduma gitmek isteyip, İngiltere’den başlayan ayrılma ateşinin çıkardığı yangının tüm AB’yi kuşatmasıdır. Ancak ayrılmak için sinyal veren ve referandum yapılması için sesini yükselten sürpriz bir şekilde Fransa ve Hollanda gibi üstelik ekonomik yapısı daha sağlam ülkeler olması, AB’nin bundan sonra uzun süre baş ağrıları çekeceğini göstermektedir. Bu aşamadan sonra AB ekonomisinin istikrarsız bir süreç yaşaması, ilk ülkemiz ekonomisini etkileyecektir. Dış ticaret hacmi bakımından Eurozone ve AB ülkeleriyle önemli düzeyde karşılıklı olarak ihracat ve ithalat ilişkileri içerisindeki ülkemizin en az hasarla çıkması herkesin lehinedir. AB ülkesi ekonomilerinin tıpkı ABD gibi alım güçlerinin düşmesinin küresel çapta etkisinin olması yanı sıra, coğrafi konum itibariyle yakınlığı nedeniyle öncelikle ülkemizin ekonomik yapısındaki sorunları tetikleyecek boyuttadır. İhracatının yarıya yakınını AB’ye yapan ve buradan ciddi miktarda da mal ve hizmet satın alan Türkiye’nin, en fazla etkilenecek ülkelerin başında gelmesi, normal olarak fazla sürpriz bir gelişme değildir. Bu noktada ülkemizi yönetenler başta olmak üzere, siyasi partilerin, sivil toplu kuruluşlarının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir vatandaşının yapması gereken önemli görev ve sorumlulukları vardır. Ülkemizi yönetenlere toplumsal açıdan düşen görev; evrensel, objektif, eşitlikçi, kapsayıcı hukuk sisteminin tüm ülkeye hakim kılınmasını sağlamak, siyasi partilere düşen görev ise Türkiye ortak paydasında birleşip ülkemiz çıkarlarını önceleyip yıkıcı muhalefeti terk edip yapıcı muhalefet yolunu seçmektir. Ekonomik açıdan ise teşvik politikasını şehirlerin öne çıkan teknoloji tabanlı sektörlerini harekete geçirecek ve katma değeri yüksek mallar üretebilecek şekilde düzenlemek, firma kurma prosedürlerini, maliyetlerini ve süresini azaltmak, Organize Sanayi Bölgeleri’nin üretim merkezli işlevini geliştirmek, doğrudan yabancı sabit yatırımlarını ülkemize çekecek hukuki ve iktisadi iklim ortamını tesis etmek, ekonominin imalat odaklı gücünü artırdıktan sonra finansal sektörün gelişmesini sağlam temeller üzerine oturtmaya çalışmak, ancak uzun vadede dönüşümü olan eğitim sistemimizi tepeden tırnağa modern bilimin gerektirdiği koşullara göre dizayn etmek gibi temel ödevlerimizi yapmalıyız. Vatandaş olarak da, birlik ve beraberlik bağlamında ülkemizin çıkarlarını ilk sıraya koyup, çalışarak kişisel açıdan kendimizi sürekli geliştirmeli ve yenilemeliyiz. Bunları sağlamada başarı gösterebildiğimiz ölçüde Brexit, FED ve ECB kararları, emtia fiyatlarının volatilitesinin fazlalığı, Çin, Rusya, Brezilya ve hatta gelişmiş ülkelerde ortaya çıkabilecek ekonomik şoklara karşı, ülkemizin direnci daha yüksek olacaktır.

       

Soru: Finansal kriz döneminde para politikasının etkinliği artar mı? Neden?

Sözün Gözü: Öğrenen öğretir.