Sana doğru...

İbrahim Çolak

“Hayatta bir kez yaşanır” türden bir sevgiydi yaşadığım. Bunun ne okuduklarımızla, ne duyduklarımızla ne de söylediklerimizle hiçbir alakası yoktu. Özeldi, nadideydi, biricikti. Dile geldikçe eksilmeyen, yazıya geldikçe çoğalandı. Sevgimiz; kendi enerjisini kendi içinde üretiyordu.

Yan yana ilk gelişimizde, bütün uzaklık ve yabancılığımızın çözülüp yok olduğunu, “bir çeşit, birbirinin içinde yok olma” yaşadığımızı sonraları anlayacaktım. “Sanki tüm hayatımız boyunca beraberdik. Bu çok gerçek ve kuşkuya pay bırakmayacak kadar açık seçik bir durumdu ancak bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum.” Seviyor ve seviliyor olduğumu biliyor, ötesini de düşünmüyor, düşünmek de istemiyordum. O günlerde; aynı şeyleri hissetmiş ancak bunu dile getirmemiz bile çok sonraları, sanki daha önce sıklıkla konuşmuşuz gibi olmuştu. Bu duygu ve his yoğunluklu durumu kendimize bile açıklamakta zorlanıyor, sonra “seviyor ve şükrediyoruz” diyerek gülümsüyor, başka bir şeyler konuşmaya devam ediyorduk. Sözlerimizi dinlemediğimizi de fark ederdik bazen, seslerimizdeki melodiyi dinliyor olurduk.

Yine, gözlerine ilk kez uzun uzun baktığımda da şunları düşünmüştüm: Gözlerinde şefkatli bir ışık vardı ve bana asla yalan söylemeyeceğine inanmıştım. Gurur ve böbürlenmeden uzaktın, kendine dair anlattıkların, sanki beş yaşında oynadığın oyunları anlatıyor olmanın saflığını taşıyordu. Hayat dolu, samimi ve neşeli bir hafiflikle yaşıyordun. Aramızda dünyanın geri kalan kısmına yer yoktu. Şöyle demiştin: “Bir kadının aldanmayacağı şeyler vardır. Yanındayken başka bir insana ihtiyaç duymuyorum.” Bir yandan seni dinlerken diğer yandan mahcup bir gönenmişlikle seni nasıl sevmeliyim diye düşünüyor, sevgimize teslim oluyordum.

Teslim olmanın adı şükretmek, daha çok paylaşmak, sevgi ve merhameti çoğaltmak…
Teslim olmanın adı dua etmek oluyordu.
 
O günlerde günlüğüme şöyle yazmıştım; “Sakin, yatıştırıcı, yumuşak ve merhametli. Çok güzel, çok sevimli.” Çok sonraları, bir ormana sırtımızı vermiş otururken sana Dağlım demiştim. Dağlım! Bu sıfat; sevilen, özlenen ve dua edilenin adı olmuştu. Dağlım sıfatı, sevilen bir kadının adı, Dağlım sıfatı sesimin ulaştığı her insana söylediğim güzel ve içli bir türküydü.

***

Yaz gecelerinin geç saatlerinde parklarda sırt üstü uzanır yatar ve seni düşlerdim. Odanın ışığı sönmüş olur, dışarının ışığı altında pencereni açar, saçlarını çözerdin. Kır gecesinin bütün sıcak kokusu, çiçekleri üzerine sinerdi. Gözlerimi kapatınca görürdüm seni. Güzeldin. Uzaktın, bunu yüzüne söyleyemezdim ancak duyardın, bilirdin. Yüzünü sevmek isterdim, saçlarını, hüznünü, dalıp gitmişliğini…

***

Yaşarız. Yaşayışımız ne eskiden düşündüklerimize, ne de duyduklarımıza benzer. Zaten, bazen sözler, göle dalan bir kuşun tüylerinin üstünden süzülüp akan su damlaları gibi zihnimizden kayıp gider. Sözler unutulur; anılar, görüntüler, yolculuklar hatırlanır. Hatırlamak da eksiktir. Bulutsuz mavi gökyüzü gibi bir ferahlık ve ardından bir iç çekiş yaşarız. Yüzümüze hüzünlü bir tebessüm düşer.

Yorgunum. Gerçek bir yorgun ve dargın. Küstüğü için yüzünü duvara dönen çocuklar gibiyim. Annemin saçlarımı okşayan ellerini arıyorum. Seni özlüyorum. Uzaksın. Olsun diyorum, yaşamam gerekiyormuş, yaşıyorum. Bazen her şeyi görenden ve güneşten başkasının olmadığı, sakin ve sessiz bir zamanın içinde kollarında dinlenmek isterken bazen de üzerimize ay ışığının düştüğü, ot ve karanfil kokulu bir gecede el ele yürüdüğümüzü düşlüyorum.

***

Söylediklerimizi, yazdıklarımızı gönül eleğimizden geçirsek... Akşama, yarın, hafta sonu öleceğimizi düşünsek... Hep mazlum, mağdur, hep ezilen, hep gadre uğrayan olmadığımızı bilsek... Versek, istemesek, fedakârlık etsek... Şefkat göstersek, merhamet etsek, sarılsak, sevsek…

Bilir misin, bilir misin sevdiğim, bazı insanlar ile yürürken yorulur, bazı insanlarla yürürken de dinleniriz. Dinlenmek istiyorum.

Seni sevmek, sabahlara aydınlık bir yüzle uyanmak oluyor.

Sana doğru yüzüyorum Dağlım.
Boğulacaksam da en azından sahile, sana doğru yüzerken boğulayım.
Yazdıklarım budur.

 

Allah esirgeyen ve bağışlayandır.