Sen de Bir Âlemsin

Hakan Bahçeci

Ne olduğumuzu ya da ne olmadığımızı sorgulamak kaçınılmaz bir tavır olsa da tek başına yetmiyor. Neyim ya da ne değilim suallerine vereceğimiz cevaplar inşa ediyor seciyemizi ve kişiliğimizi. İnsan, “neyim” sualinden memnun lakin “ne değilim” diye soran pek az. Hep “olmak” üzere çalışıyor zihnimiz.

Her insan varlığını, öyle ya da böyle bir tanıma bir tarife sığdırma peşinde ve bu tariflerin hiçbirinde ret edilmek istemiyor. Kendimizi tanımlarken çoğunlukla kendimizce olup olgunlaştığımız yönleri önceliyoruz oysa “olduklarımız” kadar “olmadıklarımız” da bize dair.

Yaratılış icabı sahip olduğum ne varsa beni ben yapan temel omurgayı oluşturuyor. Diğer yandan tarafımca şekil verilecek, eğilip bükülecek, zamanla değişecek yönlerim de var. İçimde cevher olarak taşıdığım her duygunun dışarıya aksetmesi “nasıl bir insan” olduğum sorusuna cevap teşkil ediyor. Peki, içimizdeki cevher nedir, nasıl keşfedilir ve ne ile işlenir?

Varlık olarak her canlı ve özelde insan biricik ve tek yaratılması icabı gerek cismen gerekse ruhi bakımdan kendi şahsına münhasır ve özel. Hislerimiz, düşüncelerimiz ve meseleler karşısında oluşan tavrımız onlarca farklı şekilde tezahür ediyor ve değişiyor. Mevzu şu ki tek ve biricik olarak beni ben yapan şeyler kime ve neye göre tartılıp ölçülecek. Kaldı ki ben fıtrat üzerine yaratılmış bir varlık olarak iyi ve doğru olanla çok daha yakın ve aşina olmalıyım.

Sen de bir âlemsin azizim. Seni sen yapan vasıfların ve sana has yönlerin var. Varlığının doldurduğu boşluk, yüklü bir mana ve mefhum taşımakta… Doğduğun zaman da öldüğün zaman da kıymetli ve en seçilmiş zamanlar. Hiç kimse sen gibi bakamaz hayata ve sen gibi düşünemez asla. Seni kendinden bile üstün kılan özel yönlerin var ve bu özellikler sadece seninle kıyas kabul eder.

Başkalarının seni gördüğü şekil mi sensindir yoksa senin onlara göstermeyi başarabildiğin toplam varlığın mı? Aslında bu soruya cevap aramanın kendin olmakla pek ilişkisi yoktur. İkircikli bir tavır tutman ve ikiyüzlü olmayı başarabilmen yine kendinle ilgili bir durumdur. Buna rağmen, karşındakine göre renk değiştirerek kendin olabilmeye çalışıyorsan bu ancak karşındakinin anlayabildiği kadarla sınırlıdır.

İnsanın, varlık sahnesine çıkmasından beri kimi temel değerler itibariyle tüm dinlerin ve öğretilerin “insan olmak” gerekliliğini salık verdiğini biliyoruz. İnsan olmak “kendin olmayı” gerekli kılıyor ve her insan diğerinden bağımsız bir âlem oluveriyor. Bu hem çok özel ve yüksek bir mevki hem de tehlikeli ve riskli.

Kendin olabilmek, seninle sınırlı sonsuz bir özgürlüktür aslında. Yüreğine ve beynine verilen güçlü, sade ve özel yapı, önce varlığına bir anlam katar. Bu anlam senin karar verebilme, tavır alabilme, tepki gösterebilme gibi edaların anlamlı bir bütün oluşturmasına sebep olur. Bu bütün kendin olabilmenin yekûnunu teşkil eder. Nitekim dünyada zuhur eden bunca olay varken ve bunların çoğu neredeyse aynı iken insanın bunlara verdiği tepki ve duyduğu his farklı olacaktır. Başkasına sıradan ve basit gelebilen bir eylem bizi kökten sarsabilir.

Bir âlem olarak, kararlarını kendin verebildiğin kadar gerekirse kararından vazgeçebilme azmi de taşımalısın. Doğrular kendince belirlenmeli ancak pervasızca olmamalıdır. Hissettiklerini yaşayabilmeli ancak karşındakinin de kendisi olmaya çabaladığını unutmamalısın. Nitekim inançların, değerlerin, yüreğin, geçmişin senin üzerinde hakları olan bütünlerse kendin olmaya gayret ederken bu tümleri gözden kaçıracak değilsin.

Kendin olduğun zaman, aramana, aranmana ihtiyaç duymazsın, renklere ve günlere göre şekil değiştirmez, bakan göze göre boyutlanmazsın. İçine girdiğin kabın şekline göre değil hakikat ve değerler üzerinden kıvam alırsın. Dış dünyaya göre değil kendine göre kendin olursun. Şahsiyet, karakter, kişilik, kendin olabildiğin zaman seninle kalır.