Şikâyet Etme Yükünden

Hakan Bahçeci

Yüreğimi kime emanet edebilirim, beden bana emanet edilmişken? Ağır bir yük taşıdığımın kaç kişi farkında? Uykusuz kaç gece geçirmişim kimin umurunda? Kaldı ki ne sorguluyorum bunu ne güceniyorum kimseye. Velhasıl alıp gideceğim ne var yazdıklarım ve yüreğimden başka…

Gece… Ne esen yel yetiyor ne gökte bulut. Sıcak değil beni böyle yakan ve kavuran. Bu kadar terleyişim havadan değil. Bir yumruk, taş gibi oturdu sineme, kalkmak bilmez, usanmak bilmez. Git derim gitmez, sus derim susmaz. Hayat ve ölüm bir çizginin iki ucu, neresinde biter bilinmez. Hani iman olmasa ne çok sual ne çok sorgu, yargıçlar dikiliyor karşıma. Biçare gönlümü nasıl avutayım söylenmez.

Yolumun üzerinde bekler onca engel, onca barikat ve bir o kadar tuzak… Biliyorum ve bunu bilmek güç veriyor bana. Ya bilmediklerim! Bilmediğim ve göremediğim düşmanlarım… Bir düşmanım olduğuna nasıl ikna oluyor ve düşmanlıklarını nasıl idrak ediyorum?

Çıktığım bu yolculuk, belki bir ağacın gölgesinde dinlenebileceğim kadar vakit veriyor bana. Bu kısacık vakit nasıl oluyor da büyüyüp kocaman bir neticeye tekabül ediyor oysa. Gölgesinde dinlendiğim bu ağaç hangi mevsimde açar yapraklarını ve hangi toprak kabul eder dökülen yapraklarını?

Üç beş yıldız görüyorum işte. Hani sayılmazdı yıldızlar, hani ay dede hep gökyüzünde olacaktı? Madem yıldızlar bu kadar büyük, benden büyük, dünyamdan büyük, sayılamayacak kadar uzağa neden giderler? Zihnimin beni yorduğu anlardan birindeyim belki de…

Yağmura ihtiyacım var. Sel olsun istemem, sicim gibi, bardaktan boşanırcasına değil, gönül bahçemdeki tomurcukları sulayacak kadar olsun yeter. Islanayım, yağmur damlasından değil lakin. Gözyaşım dokunsun tenime. Ağlayabildiğimin idrakinde olmalıyım, sahi başka hangi canlı hangi duygu ile dökebilir gözyaşını. Yağmur kıskanmaz mı gözyaşını? Uçsuz bucaksız bir gül bahçesinde tüm kırmızı güllere inat benim olan gülün peşinde… Sahi, yağmura bırakmadan benim gözyaşım sulayamaz mı o gülü?

Bir baykuşun sesi geliyor uzağımdan, evet benim uzağımdan. “Uzak” kime göre ve benim uzağım neden hep en uzak? Ve neden yakınlar uzaklıkla ölçülür? Baykuş değil de bir serçe mi olsaydı duyduğum, yoksa bir karga mı? Sesi çirkin demişler, kim dedi neden dedi? Yok, illa bir serçe olmalı, bir serçe kadar bile kalbini taşıyamayan beni ancak o minik yürek anlar belki.

Virane bir evin önünde, çöktüğüm duvar dibinde, sahibini arayan bir mendil açtım önüme. Üç beş kuruş atanlar oldu. Yok, değil dilenci değilim, “bu mendilin sahibini arıyorum” diyemedim. Ederi bu mudur şimdi, gelip geçerken cepte kalan bozuk para kadar… Kendinden kurtulmaya çalışanların, kaçış bahanesi şu verdikleri.

Soğuk bir kaldırım, gelip geçenlerin yüzlerini tanıyorum. Kimi yorgun, henüz bitmiş işi, kimi zevkten dört köşe. Birinin elinde iki ekmek diğerinin elinde iki evlat… Kimi kendinde değil, hangi şarabın esiri oldu kim bilir? Aşkın da şarabı var üzümün de. Meyler sofrasında seninki hangisi? Gelip geçenler; insan, kendi imtihanını veriyor, kimi yenik öfkesine, hırsına, nefsine kimi mağrur, gülümsüyor kaderine. Biri yani sadece biri, göz göze gelmedi benimle, gözlerim mi kayıp gittiler yuvalarından?

Sanki bu yer bu vakit sabitlenip kalmış benim için. Görenim, gözetenim Rabbim. Yalnızlığa hüküm yemiş bir kalbin sahibi olmaksa mukadderat, eğeriz boynumuzu sinemize. Peki ya bunca gelip geçen…

Omuzlarımda taşımaya çalıştığım yükümden şikâyetçi değilim lakin yük benden şikâyet ederse halim nice olur? Zihnim yorgun yüreğim bedbin bunca sorunun cevabını verecek kadar imkân bırakır mı bana? Sustum, susadım, sindim içime… Sessizce sessizliğe yol alan gemilerin hangisi alır beni?

Kapadım gözlerimi, şimdi daha iyi görüyorum yıldızları ve evet sayamayacağım kadar çoklar ve nasıl da parlaklar. Elimi atıp alacağım kadar yakınlar. Uzattım elimi. Ben düşüp gidecekken bir yıldızın peşine, dokundu biri. İşte o, omzumdaki, masum elleriyle; gece…