Üç Adam Bir Kimsesiz

Hakan Bahçeci

Binlercesinden birinin hikâyesidir bu. Bizzat hayatın içinde, yanı başımızda çoğu zaman fark etmeden dünyayı paylaştığımız çocukların hikâyesi.

O gün, akşam yemeğini birlikte yiyen üç adam akşam namazlarını Şerafettin Camiinde kılmaya karar verdiler. Üç adamın en genci, nedense bir ayrı severdi bu camiyi, içi huzurla dolar, neşelenirdi. Bu camide hem Selçuklu, hem Osmanlı olduğunu hisseder, her gelişinde “Ya Hu, ne güzel bir camidir” diye dua ederdi.

Akşam Namazını cemaatle kılan üç adam, Konya’nın serin havasında iki bardak çay içmenin hoşluğunu tekrar tatmak için küçük bir çay ocağının önüne oturdular. Aynı toprağın insanı üç güzel adam, kalplerindekini bakışlarıyla anlayacak kadar yakındılar. Sohbetlerine akşam serinliği ayrı bir tat katıyor, şekerin çayda erimesi gibi sözler, cümleler konuşmalarda eriyip gidiyordu.

İnsan, sevdiği ile birlikte olunca sözün ucunu bırakır. Çok derin mevzularda konuşulur, ince nükteler de yapılır. Böyle bir hal içindeyken nasıl olduysa, söz aileden açıldı. Annenin şefkatinden, merhametinden örnekler verdi üç adamın en büyüğü, büyüğü demişsek yaşça büyük olanı. Bir diğeri babanın gölgesinden bahis açtı. Baba demek evin direği demektir, hürmet, saygı, yeri gelince disiplin, kimi zaman dağ gibi dik duran bir abide.

Üç adamın en küçüğü, bayram sabahlarını hatırlattı; önce en büyüğün eli öpülür, çoğunlukla babadır, evin babası başköşede etrafında torun tombalak, gelin damat, mağrur biraz, içinden dua ederek gülümserken etrafa, evin annesi gözleri hafif yaşlı sarılır sırayla uzun uzun çocuklarına. Evin annesi için kim varsa evde çocuğudur zaten. Üç adamın birisi bu bayram annesinin elini öpemediğini bayram sabahı ilk iş mezarı başında dua ettiğini söyleyince ince bir hüzün kapladı masayı. Masada üç kahve fincanı, boş bir kül tablası, bir kalem ve bir hüzün vardı şimdi.

Bir müddet durdular, suskunluk da bazen anlaşmaktır. Konuşmadan da aynı duygular aynı seviyede hissedilir bazen ve bu his çoğu zaman derin bir nefesle son bulur.

Suskunluğu bozan derin bir iç çekişle “Hayırlısı” sözcüğü oldu. Söz yetimlerden açıldı, yetimhanelerden. Kimsesizlerden, yaşadıkları hayatın zorluğundan bahis edildi. Öksüz ve yetim bir çocuk daha hayatın başında yenik mi başlıyordu yaşamına? Kimisi ise hiç görmemişti babasını ve hiç tanımamıştı annesini. Kimsesizler yurdunda büyümek nasıl bir şeydi? Adamlardan biri ömründe ilk kez bu bayram annesinin elini öpemediğini söyledi, bir diğeri yıllardır baba hasretini nasıl yenemediğini söyledi. Bir bayram sabahı soğuk bir odada soğuk bir havada kimin elini öper insan ailesi yoksa?

Onlar böyle konuşup giderlerken daha yirmisinde belki, masaya çayları koyan genç garson biraz utanarak şöyle dedi; “Af edersiniz, istemeden de olsa konuşmalarınıza kulak misafiri oldum, hani o bahsettiğiniz kimsesiz çocuk var ya, işte onlardan biri benim, anne nedir bilmem, babam hiç olmadı ve ben hiçbir bayram sabahı, el öpmedim.” Ve şimdi masada üç adam ve bir kimsesiz vardı ve aslında herkes kendi takdirinde kendi imtihanını yaşadı. Ancak üç adam utandı, garipleşti ve bir duygu anaforuna yakalandı.Tanıştılar, hoşbeş ettiler, çay içtiler ama bayram sabahının hüznünü sökemediler. Çocuk, anladı durumu, üzülmeyin ağabey dedi, yine ben hiç tadını bilmediğim bir şey için yakınıyorum, ya babasının naşı başında ağlayan asker yetimleri ne yapsın?