UÇURUMUN KENARINDA ÖLÜM

Hakan Bahçeci

Çırpınırcasına kabarıyor dalgalar, yıpratmak, hırpalamak istiyor çılgınca vurduğu kayalıkları. Tek bir darbede değil, eze eze, vura vura, aceleye getirmeden, sabırla ve hırsla dövüyor kıyıyı ve kayalıkları suların azgın parmakları…

            Bir uçurum; yüksek ve derin, uğultulu ve ürperti dolu… Yamacın koynundan kopup gelen rüzgârın fırtınaya çevrilmesi içten değil. Hangi mevsimin rüzgârısın ve hangi denizin kokusunu taşırsın? Hangi yiğidin bağrını delip geldin, hangi Leyla’nın dokundun titrek yüreğine?

            Bir adam var, ufukta birleşen bakışları, dalgalı bir deniz, keski kayalarla kucaklaşmış bir uçurum, kaderi, tövbeleriyle ve bir adımı var atılacak.

            Bir adım sonrası hangi hayatın hangi kapısını açacak ona? Dönüp arkana bakacak mecalin var mı Paşam? Hangi sebep getirdi seni buraya, hangi söz böyle dokundu, hangi okun temreni zehirledi zihnini? Sesim erişmiyor, avazım çıktığı kadar bağırıyorum, haykırıyorum, duymuyor, duyulmuyor sesim, kendimi duyamıyorum…

            Dalgalar büyüyor, canhıraş bir kavganın ortasında her bir dalga. Geriye çekilip tekrar saldırıyorlar kıyıya, bir davet var sesinde denizin; karşı konulacak gibi değil. Adam duruyor öylece, taş gibi hareketsiz. Tek bir noktada sabitlemiş bakışlarını, bir adımı önde, karşı duruyor fırtınaya, tüm hayatını savaşarak geçirmiş güçlü bir komutan edasıyla tarıyor ufku.

            Adam kararlı, fikrinden emin buna rağmen ne kadar sakin ve ne kadar huzur dolu. Ölüme huzurla giden kaç kişi tanıdın ey Paşam? Sahi hangi savaşçı yumruklarını sıkmadan girmez kavgaya? Bağrını deliyor rüzgâr, denizin damlalarıyla karışıyor yağmur, bir koca umman, tek bir hamlede alıp gidecek kurbanını, çekip alacak içine ve bu hangi dalgaya nasip olacak?

            Siyah beyaz bir hayatın son sahnesi… Gökyüzü kendine bakılmasını istemiyor bugün, yağmur var bulutlardan kısmet, deniz mavi değil miydi sahi? Bulutları, yağmuru, denizi harmanlayan o uğultulu fırtına, son bestesini söylüyor adama, peki, bu bestenin güftesini kim yazdı?

            Burada mı son bulacak dünya hayatının gailesi? Adam varlığımdan habersiz değil, dönüp bakmıyor, yüzünde hangi ifade saklı, hangi söz kalmış dilinde? Bugünkü kısmetini bekleyen dalgalar, küçük bir dokunuş için bekleyen rüzgâr, kayalıklarda kalan son kandamlasını temizleyecek yağmur ve tüm bunları inceden inceye hesaplayan adam…

            Nasıl geldi buraya kadar? Kaderinin elinde tuttuğu parçasına bakarak hangi kararın peşine düştü? Yok olup gitmek değildir ölüm. Bunu bilmek mi girdi kanına adamın yoksa unutulup gitmek mi düştü aklına? Ölüm kadar gerçekti ve ölümü tatmak için takdirdi bu hayat. Bedeni ufka dönük, başını çeviriyor hafifçe, göz göze gelmiyor benle; zihnimden geçmiyor mu sanıyorsun bunları? Gönlüme geleni duyuyor adam… Utanıyorum, mahcubum hayata dair, daha sıkı sarılıyorum paltoma.

            Ben varım, o adam var, Paşam var… Hikâyesini dinleyemeden ayrılır mıyız bu sahneden? İki adım var aramızda, elimi uzatsam… Şimşekler çakıyor, daha bir coşuyor deniz, dalgalar homurdanıyor. Geri çekiliyorum, korktuğumdan değil, belki de kaderimin tecelli etmesine ondan daha çok muhtacım.

            Adam hâlâ sakin, kıyılardaki kayalardan biri, yıllarca buraya aitmiş sanki. İşitiyor beni ama duyuyor mu Allah’ım? Kalbimi yoruyor, yakıyor bu soru. Adam dönüyor bana, “korkma Paşam!” demesini bekliyorum, Hiçbir hayat ölümünden azade değildir ve hiçbir ölüm hayatını siliyor değildir, demesini arzu ediyorum.

Demiyor… Acı bir tebessüm bırakıyor sadece.