Yaşamak, Yorgun Ve Dertli Olmaktır.

İbrahim Çolak

Dağlım, umudum, zifin çiçeğim…

Kalbim kırıldığında, kalbimin kırılmış yerine merhem diye yayla çiçeklerini, merhem diye teklifsiz sevgini, merhem diye hak etmediğim halde Rabbimin bana verdiklerini sürüyorum. Bütün gayretime rağmen gözlerime hücum eden gözyaşlarımı içime akıtıyor, taşıdığım yükün omuzlarıma uygun olduğunu düşünüyor, Rabbimle konuşuyor, Rabbim; kalbim senin, kalbimin kırılmasına izin vermişsen, benim hayrıma bir bildiğin vardır diyor ve sakinleşmeye çalışıyorum.
 
Bu dünyada görülen ve görülecek olan hesapların eksik olduğuna… Teklifsiz, hesapsız, nefes gibi içimize çektiğimiz sevgiler hariç hiçbir özgürlüğe de inanmıyorum Dağlım. Kar kadar süssüz, kar kadar güzel olmaya çalışarak, gecenin içinden düşlerle, özlemlerle, üşümelerle, kelimelerle geçiyor ve sana yürümekten yorulmuyorum Dağlım.
 
her sabah
senden
bir mektup
gelir mi
düşüncesi
titiz
bir bekçi gibi
uyandırıyor
beni.
 
Ah zifin çiçeğim… Belki de en güzel, severken susar insan. Suskunluğumuz, sende sus demek değil, bilakis o tek ve kadim cümlenin hazzını doyasıya yaşamak ancak iç sesimiz ve gözlerimizle “bende, bende, bende” demektir.
 
Suskunluğum, belki de Dağlım dediğim insanın kelimelerindeki kelebekleri kaçırmaktan… Belki de bir hayalin, bir masalın içine gizlenmiş olan o küheylan atı ürkütmekten korkmaktır. İhtimaller çok. Ancak hiçbiri sus demek değil zifin çiçeğim. Hiçbiri. Susmak değil. Bilmelisin ki sen susarsan karşı kıyıya geçtiğim köprü çöker, çöker de bu kıyıda bir başıma kalırım.
 
Yağmurların içindeyim, yağmur benim içimde. Şaşkın ve yalnız kalmış bir çocuk gibiyim.
 
Ta uzaklardan bile beni kollarına aldığını, saçlarımı okşadığını hissediyorum. Zaten hiçbir zaman ayrı kalmadık, çünkü sevgimiz öyle bir köprüydü ki, “karanlıkların arasından, donmuş nehirlerin üstünden aşardı.” İşte bunun içindir ki şu yağmura, şu bahar soğuklarına rağmen el ele, güneşte dolaşıyoruz!
 
Bütün sıkıntılarımıza karşın, gizli bir sevda diliyle konuşup anlaştığımızı biliyorum Dağlım.
 
“Trabzon’un bir kraliçesi bulunsaydı, bu sen olurdun…” Elde tutulan bir dolmakalem… Yazılan mektuplar…   Denizin ve yaylaların kokusunu taşıyan saçların… Sepetinde taşıdığın olgun meyveler…  Avuçlarında iki kere çiçek olan çiçekler… “ Bu topraklara uyum sağladın. Söyleyeceklerimi hatırlayacaksın ve emin ol… Bunların hepsi doğru.”
 
“Savaşmaya değecek bir şey varsa… Ölmeye değecek bir şey varsa… Savaşır ve ölürüm. Buraya yalancı bir beyaz bayrakla gelmedim. Buraya bu şekilde, silahsız, yalnızca yüreğimle geldim, böylece ölüm sözümün doğru olduğunu… Dolayısıyla yaşam sözümün de doğru olduğunu anlayabilesiniz diye.” Ölmenin değil yaşamanın, yıkmanın değil yapmanın, sevilmenin değil sevmenin derdinde olacağız Dağlım. Bir gün elbette dağlarda yaşayacağız!
 
“Ölümden korkmuyorum Dağlım, ölümden korkmuyorum; yaşayanlardan korkuyorum.”
 
Sevdiğimiz insanları, evimizi, paramızı, makamlarımızı, kazandığımızı sandıklarımızı… Hatta bazen baharı bile kaybedebiliriz. Kaybetmenin “yalan” olduğuna inanalım,  umudumuzu kaybetmeyelim zifin çiçeğim.
 
Kalp ağrısını ve hasretin nasıl bir gönül sızısı olduğunu biliyorum. Kalbimiz acılı, umudumuz mahcup. Zannımca yaşamak, yaşatmaktır. Yaşamak, yorgun ve dertli olmaktır.
 
Bir senden bir de yağmurdan hiç kaçmadım Dağlım.
Güneş beni bırakmadıkça seni bırakacak değilim.
Sahip olduğum her şey senindir; kitaplarım, yazdıklarım ve umudum.
Ömrüme renk veren, ömrümü güzel kılan hediyesin sen.
Kabul edilmiş dualarım senin olsun.
 
Allah esirgeyen ve bağışlayandır.