YAŞANMAMIŞ HAYATLAR ÇÖPLÜĞÜ

Mert Aslan

Bu yazıyı, sadece katılımsız bir gözlemci ve zevalsiz bir elçi sıfatıyla, ayrıca tamamen empati yaparak yazdığımı söylemeliyim. Yazmak istemediğim için başka bir konu arıyordum; ancak vicdanım yakamdan tutup beni bu tarafa doğru geri çekti. Üzgünüm…

Sevdiğine övgüler düzmede ölçülü ol, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğine yergide de ölçülü ol, belki bir gün dostun olur.” diye bir söz vardır. Kalbi kırık milyonlar, bir adım geriye çekildi. Şimdi, “Onu hala seviyorum; ama artık güvenemiyorum.” diyorlar. Bu sevgi harabesinin sorumlusu her kimse, ilişkiyi yeniden inşa ve tamir ederek eski güzel günlere döndürmeye çalışmak da onun yükümlülüğüdür. Hatayı telafi etmenin yolu, muhatabını azarlamak değildir, “Ne olmuş yaw!?” diyerek rest çekmek, geri dönüp gitmek değildir, “Kardeşim!” falan diyerek yıkama yağlama yapmak da değildir. Geride kalan sevgi enkazına bakınca, “Boş ver!” demek gibi bir lüksünüz olduğunu hiç düşünemiyorum.  

Her şeyi fazla kişisel algılıyor ve alıyoruz. “Bana mı dedi (n)!?” gibilerden… Bu, artık genetik kodlarımıza işlemiş, obsesif kompulsif hale gelip zamanla kronikleşmiş bir özelliğimiz… Her insan bütün dünya kendisinin etrafında dönüyormuş ya da kendisi dünyanın tam merkezindeymiş gibi bir duygu içindedir elbette; ancak kimi zaman bazıları bunu fena halde abartıp saldırganlaşıyor, başkalarına zarar veriyor. Sinirlenmeye, alınganlığa kapılmaya gerek yok. Böyle davrananların varacağı yer bellidir. “Herkesle sorunu olan adam” olurlar. Sonları da, yalnızca vehâmet olur.

Wikileaks adlı yapılanmanın Amerikan hükümetinin başka ülkelerde bulunan resmî temsilcileri ile yaptığı gizli yazışmalara ait 255.000’i aşkın belgeyi bazı basın yayın organlarına servis etmesini izleyen gürültü patırtıyı, tozu dumanı henüz unutmadığımızı sanıyordum; ama yanılmışım. Her şey gibi, olanları ve olayların ardından hükümet yetkililerinin izlediği tutumu hemen unutmuşuz. Olaylar zarfında Le Mond, The Guardian ve New York Times gibi söz konusu belgeleri çarşaf çarşaf yayınlayan hiçbir yayın organı hakkında yasal işlem yapılmadı. Amerika’da sadece belgeleri sızdıran asker Chelsea Manning hakkında dava açıldı ve uzun bir tutukluluk cezası aldı.

Unutmadan ekleyelim: Amerika’da Ulusal Güvenlik Ajansı’nda yaşananlar, aynı bağlamda anılmaya değerdir. Bilindiği üzere, Edward Snowden 200.000’i aşkın telefon görüşmesini basına büyük bir zevkle servis etti. Üstelik konuşmaları deşifre edilip basına verilenler arasında bazı devlet başkanları da vardı; ama ünlü Alman dergisi Der Spiegel başta olmak üzere, belgelere yer veren hiçbir gazete veya dergi hakkında dava açılmamıştır. 

Böyle durumlarda belgeyi yayınlayan kişi ya da basın kuruluşu hakkında suç duyurusunda bulunmadan önce sızdıranın peşine düşülmesi gerekmiyor mu? Ne yapacaksınız yazanı ve yayınlayanı? Onları oraya kim verdiyse, gidin onu bulun! Daha önemlisi, herkesten önce milleti fişleyen ve fişleme emrini veren kamu görevlilerinin suçüstü yakalandıktan sonra biraz utanıp kızararak, ar ederek, erdem göstererek halka ve yargıya hesap vermesi gerekmiyor muydu? Ama olanlara bakın! Hem suçlu, hem güçlüler! Sanırsınız ki, bir iki fişçinin kalbi, tehlikeli birer yaratık, haşere ya da anarşist gibi adım adım takip edilen, onuru kırılan, örselenen, aşağılanan, rencide edilen, hakkında notlar tutulan ve fişlenen masum milyonların kalbinden daha değerli!

Daha birkaç ay öncesine kadar tam on bir yıldır sizi koşulsuz bir sevgiyle seven, her yerde çıkarsızca ve var gücüyle savunan, başlarını sıcacık bir güven ve huzur içinde omzunuza yaslayan milyonlarca insan, geçenlerde Haşim Bey’in başka bir vesileyle dediği gibi, kendini evlenme vaadiyle kandırılmış, ihanete uğramış zavallılar gibi hissediyor, inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Onlar “kerhen” de olsa size destek vermeyi sürdüreceklerdir. Zira insanlığın da, insanı “olgun ve iyi insan”a dönüştürmeyi amaçlayan İslamiyet’in de yarısı insaftır. Ne var ki, bütün bu olanlardan sonra gerektiği gün bir elleriyle size payandalık ederken, diğer elleri düş kırıklığı ile kanayan yüreklerinden taşarak gözlerinden akan yaşları siliyor olacaktır.

Kalp, Yüce Sultan’ın arşıdır. O, daima kırılmış kalplerde, üzgün ve mahzun gönüllerdedir. Üzerinize atılan hatalardan dönün, inadı bırakın, kırılmış kalpleri şefkatle tamir edin…

İnsan yürekten sevdiği kimseye inanmak ister. Hatta yalan söylese bile… Bu zavallılar, size inanmaya hâlâ istekli ve hazırdır.

Öyle anlaşılıyor ki, Anadolu’ya özgü bir gelenek olarak devleti yönetenlere verilmiş olan “herkese beş sopa atma” hakkı devam ediyor. İşte bu nedenle, bu topraklar bir asırdan daha uzun bir zamandır “yaşanmamış hayatlar çöplüğü”ne dönmüş durumdadır.