Yaşasın TOKYO Kazandı

Gökhan Darılmaz

7 Eylül tarihinde saatler 23: 00’ü gösterdiğinde milletçe ekranlara kilitlenmiştik. Taşıdığımızın heyecanın benzerini Japonlarda yaşıyordu. Şüphesiz her iki ülke içinde son derece önemli bir karar açıklanacaktı.

2020 olimpiyatlarının kendi şehirlerinde yapılmasını isteyen iki halktan birisi sevinecek diğer ise üzülecekti. Yalnızca bu iki ülke için değil diğer uluslarda sonucu heyecanla bekliyordu.

Herkesin kulak kabarttığı büyük bir prestij göstergesi olan  olimpiyatların belirlenme sürecinde, aday olan tüm ülkelerdeki vatandaşlar tek vücut olup organizasyonun kendi ülkelerinde olmasını arzu ederler. Özellikle ekonomik canlanma ve bu vesileyle yapılacak anlaşmalar düşünülerek  birçok program hazırlanır. Yine vatanını, milletini sevenler böyle bir prestijin kendi ülkelerine ait olmasını ister.

Gelin görün ki birçok şeyi garip olan ülkemizde bu durumda ilginç bir şekilde neticelendi. Ev sahibinin Tokyo olarak açıklanması üzerine karar anını müşahede eden Japon ekip dışında yeryüzünde ne kadar Japon vatandaşı varsa sevinç çığlıkları atmışlardır.

Buna karşın bu ülkenin vatandaşı olup, Türkiye’nin kaybetmesine sevinen insanlar oldu aramızda. Mine Kırıkkanat gibi vatanseverler(?) çıkarak, Şamil Tayyar’ın “Gezi Zekalılar”  yakıştırmasını sonuna kadar hak eden demeçlerle Japon taraftarlığı yaptılar.

Mine Hanım sonucu değerlendirirken, neticeye çok sevindiğini belirterek “Gezi Parkının zaferi. Bundan sonra düşüş engellenemeyecek dayan Türkiye” gibi ifadelerle ülkemizin kaybetmesinden duyduğu mutluluğu ifade etmiş.

Sözün bittiği bu tür yorumlara ne desek az gelecek. Ülkesinin mağlubiyetini galibiyet olarak gören sözde vatanseverlerin olduğu ne ilginç bir memleketimiz var.  

AK Parti çevresinde de Nisan ayına kadar İstanbul’un önde olduğu ancak Mayıs olaylarıyla birlikte Türkiye’nin gerilediği kanaati var.

Anlaşılan her iki kesimde aynı sonuca varmış.

Bunların yanı sıra durum tespitine yönelik gerek Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı gerekse Gençlik ve Spor Bakanı sosyal medyada bol yorum alan çeşitli paylaşımlar yapmışlardı.

Onların değerlendirmeleri bir yana akılda kalan ve vicdanlı zihinleri meşgul eden şu soruları da ben yöneltmek istiyorum:

·         Gezi Parkı destekçileri eleştirilerini sıralarken Türkiye’nin oyunu yediden otuz altıya çıkarmasını ve İstanbul’un finale kalmasının başarısını kime bağlıyorlar?

·         Madrid’e giden oylar İstanbul’un olsaydı veya doksan sekiz oyun dağılımı gerçekten hakkaniyetle gerçekleşseydi sonuç aynı olur muydu?

·         Daha öncede Olimpiyatlara ev sahipliği yapmış ve alt yapı- ulaşım ağı açısından mükemmel bir şehir olan Tokyo’nun  kamuoyunda sahip olduğu etkinin oranı nedir?

·         Tokyo’nun kazanmasının tek sebebi olarak Gezi Parkı olaylarını gösterenler Türkiye’nin gücünü azımsamıyorlar mı?

·         Her ne olursa olsun ülkenin kaybetmesine sevinmek patolojik bir durum değil midir?

·          Özellikle İstanbul’a oy vermeyenlere sormak istiyorum. Daha önce dört kez adaylıkta bulunmuş dünyalar güzeli bu şehre, böylesi  bir onuru vermek daha etik olmaz mıydı?

·         Son sorumun muhatabı ise  yalnızca ülkesinin kaybedişlerinden mutlu olanlar. Sizin gibi inanları tanımlarken  “Vatan haini” sıfatını kullanabilir miyim?

Sorular artırılabiliriz ama verecek cevabımız yoksa en önemlisi çözümleri bulmaya niyetlenmiyorsak, cevapsız sualler ancak havada kalacaktır.

Ayrıca bizdeki yarışmalara yönelik ruh halini de anlamakta zorlanıyorum. Örneğin yıllarca sonuncu olduğumuz Eurovision Yarışmasında yıllar sonra birinciliği dahi alıp zaman içerisinde de çeşitli dereceler çıkartabilmişken, tüm çabaları yok sayıp  kendimizce küsüp katılmıyoruz.

Spor alanında ise durum daha vahim. Sadece bir kez Avrupa ikinciliği kazandığımız Basketbolda gruplara dahi kalamazken, birçok sporcumuzda doping maddesi çıkarken çeşitli mazeretlerle başarımız kıskanıldı türünde ahkamlar kesiyoruz.

 “Yenildik ama ezilmedik” türünde sloganlarla hep mazeret bulduğumuz futbol da ise  dünya bizi şike iddiaları ve cezalarla tanıyor. Ata sporumuz dediğimiz güreşte bile galibiyeti başka ülkelere bırakıyoruz. Birçok alanda ise sporcumuz bile yok.

Sahip olduğumuz medeniyeti ve tarihi mirası sporla bütünleştirip evrensel hale getiremediğimiz, yeni bir sistem kurup dünyaca takdir gören sporcular yetiştiremediğimiz bu ortamda dahi kendimizi yalnızca sonuçlara endeksli yorumlarla oyalıyoruz.

Gerçi spordaki bu durum içindeki bulunduğumuz durumun küçük bir yansıması. Geneldeki tabloda ise arada kalmış bir halde sürüklenip gittiğimizi görmekteyiz. Büyük bir kimlik bunalımındayız.

Halimize bir baktığımızda ne garplı yaşayabildik ne de şarkı benimsedik, ne laik kalabildik ne de Müslüman olabildik, ne demokrasiyi hazmettik nede saltanata sövgüden vazgeçtik. Eskilerin tabiriyle iki arada bir derede yaşayıp gidiyoruz.  

İçinde bulunduğumuz bu ruh hali de çoğu durumda olaylara müdahil olmamızın, çabuk hareket etmemizin önüne geçiyor. Kısacası ne komşunun yangınına seyirci kalabiliyoruz nede üstüne su dökebiliyoruz.

Sorunlarımızın adını koyamadığımız gibi çözüme gitmek yerine problemlerin etrafında dolaşıyoruz. Ülke sevgisi, millet sevgisi gerçekten ne demektir ve bu değerleri özümsemiş insanlar nasıl yetiştirilir bilmiyoruz. Tüm bu eksiklerimizi gidermeden de hiç kusura bakmayalım, kimse bize olimpiyat vermez.

Hayırlı İşlerinizde Başarılar Diliyorum.