YENİ KANADOĞLU, KILIÇ MI?

Ramazan Yaşar

Derin devlet olur da derin mahkeme olmaz mı? Olur tabi. Derin devlet dediğimiz şey de zaten önemli devlet kurumları ve bu kurumlardaki kritik görevlerdeki kişilerden oluşmuyor mu? 1990 yılında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi Üyeliği'ne Prof. Dr. Sacit Adalı ile birlikte atanınca, Hürriyet Gazetesi ilginç bir manşet atmıştı; “Anayasa Mahkemesi değil, Şeriat Mahkemesi”. Şeriat Mahkemesi olmadı ama, kritik dönemlerdeki kararlarıyla “derin mahkeme” olduğu anlaşıldı.

Bahsettiğimiz kişi Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç. 24 yıldır içinde bulunduğu Anayasa Mahkemesi’nin en kıdemli üyesi olmasının yanında, hükümetin paralel yapıyla başlattığı mücadeleden sonra yaptığı açıklamalar ile hem dikkat çekiyor, hem de tepki.

Hükümeti hedef alan açıklamaları büyük tepki çekse de, hukuk kurallarını zorlayan açıklamaları ve daha önce mahkeme olarak verdikleri kararlarla çelişen yeni kararları da ayrı bir garabet eseri olarak dikkat çekiyor. 2007’de Meclis’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 milletvekili mecliste olmalı garabetini ortaya atan dönemin Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nu şimdilerde hatırlayan yok. Belki de yerini birileri doldurduğu için pek hatırlanmıyor. Kanadoğlu’nun taşıdığı “Derin Yargı Bayrağı” bir yıldır Haşim Kılıç’ın elinde dalgalanıyor.

Kılıç’ı yeniden gündeme taşıyan konu %10 seçim barajı. DSP, SP ve BBP’nin yaptığı bireysel başvuruyu gündemine alan Anayasa Mahkemesi’nin, 2-3 hafta içinde seçim barajıyla ilgili kararını açıklayacağını söyleyen Kılıç, muhalefet partilerini aratmayan bir stratejiyle, derin bir operasyonun da fitilini ateşlemiş oldu.

%10 seçim barajının 1995 yılında anayasaya uygun olduğuna karar veren Mahkeme ve üyesi Kılıç bugün yeni bir kaos peşinde. 2007 yılında AİHM’in de “seçim barajı konması insan hakları ihlali anlamına gelmez” kararı da ellerindeyken bu girişimin anlamı ne? 1995’de “Baraj Anayasaya uygun” diyen mahkeme aynı mahkeme, önünde duran yasa da aynı yasa. Peki neden yeniden gündem de?

Alacağı iptal kararının ilk seçim de uygulanma şansı olmamasına rağmen oluşturulmak istenen psikolojik etki ile AK Parti’nin 2015 seçimlerindeki oy ve milletvekilli sayısına operasyon yapılmak isteniyor. Çünkü bu planı devreye sokanların bildikleri şey, 2015 seçimlerinde 330’un üzerinde milletvekili çıkaracak olan AK Parti; Türkiye’nin ayağına vurulan tüm prangaları söküp atacak. Anayasa değişikliğiyle hem yeni Türkiye’nin yolu açılacak, hem de derin kurumların keyfi operasyonlarının yolu kapatılacaktır.

Anayasa değişikliğini sağlayacak milletvekili çoğunluğunun sağlanmasının en önemli sonucu ise “çözüm sürecinde” problemi çözecek anayasal değişikliklerin yapılmasını sağlayacak olması. Seçim barajının kaldırılması durumunda AK Parti’nin alacağı bazı milletvekillerinin diğer küçük partilere gidecek olması önemli bir risk oluşturuyor. İlk seçimde uygulanamayacağı yönündeki açık hükme rağmen, bu seçimle alakası gözükmese de, birilerinin hukuk kurallarına uymama konusundaki pervasızlığını görünce, her an, her şey olabilir demekten kendimizi alamıyoruz.

Muhalefet partileri 2015 seçimleri için start vermemişken; Anayasa Mahkemesi “baraj hamlesi” ile seçim startını vermiş oldu. Halk üzerinde oluşturulmak istenen psikolojik kırılganlığa umudunu bağlayanların unuttuğu bir şey var. Halkımız bu hamlenin AK Parti’yi hedef aldığını biliyor. Mağdurun yanında durma konusunda halkımızı yeni bir teste tabi tutuyorlar. Halk seçimde yine AK Parti’nin yanında durarak bu testi de başarıyla geçecektir. Türkiye gibi ülkelerin yirmi partili meclisle değil, daha dar bir parti temsiliyle yönetilmesi gerekiyor. Güçlü iktidar ve güçlü muhalefet için bu şart. Şuanda mecliste yer alan 4 ana parti ve bağımsızların kurduğu iki parti ile temsil ettiği paralel yapı da mecliste olduğuna göre tüm halk kesimlerinin temsil edildiğini düşünüyorum.

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin derdi daha çok temsil değil, daha çok kaos…