YİTİK ANILAR

Hakan Bahçeci

“Yitip gider mi sen istemedikten sonra biriktirdiğin hatıralar?” Henüz okumaya başlayamadığı kitabın ilk sayfasına yazmış bu cümleyi. Tekrar okudu cümleyi ve o halde bırakıp dışarıya baktı yine. Vakit gece yarısı, şehir bitkin bir günün son demlerini yaşıyor, yetmiyor ışıklar karanlığa. Uzağa daha uzağa sabitliyor gözlerini. Kaybettiği şeylerin defterini tutmayı hayal etmişti hep ve hep “ya bu defteri de kaybedersem” diye yarıda kalmıştı bu hayal.

Kitaba döndü, yazdığı cümleye takıldı gözü, kaybettikleri geldi aklına, biraz hüzün biraz nedamet biraz mecburiyet gelip oturdu yanına. “Kalkın gidin” diyemedi. “Yitip gider mi sen istemedikten sonra biriktirdiğin hatıralar” bu cümleyi yazdığı kalem geldi aklına, siyah bir dolma kalem, babası vermişti bir okul çıkışı. Sahi nerede şimdi o kalem? Babası vefat edeli olmadı henüz bir sene de kalem yiteli ne kadar zaman oldu takılıp kaldı zihnine.

Kaybolup gidiyor sessizce eşya hayatımızdan, çekiliyor sanki ve çoğu haber vermiyor giderken. Oysa “gitme” diye haykırmıştık belki de. En çok sevdiğiniz o hırka nerede, anneniz vermiş olmasın kapıya gelen bir dilenciye. Siyah beyaz bir fotoğrafınız vardı hani, sıkı sıkıya tutmuş halde babanızın elinden. Neden kıyıp atamadınız o eski saati ki artık ne tamiri mümkün ne yenilemek.

Kaybolup gideceğini anladı bu cümlelerin arasında, çıkıp sıyrılmak istedi bir hışımla. Şehre baktı tekrar, şehir kaybolup gitmişti işte karanlıklar arasında. Oysa kaybolmaz ki hiçbir şey, yok olmak dediğimiz şey nedir ne neye tekabül eder. Kaybolmadık mı hiç birimiz bir keresinde tanımadığımız bir yerde ya da çocukken mesela…

Kaybolduğu o soğuk gün geldi akınla. Çocuktu yaşı on bile değil belki. Bir akşamüstü muhtemel dalıp gitmişken bir oyuna ki hep hırsız polis oynarlardı ve ve hep kaçardı bizimki. Kimden ve neden kaçardı böyle uzağa bilmeden uzaklaşır giderdi evinden. İşte böyle bir kış günü ezanlar okunmuş koşa koşa eve dönmüş ve evde kimseyi bulamamıştı. Karanlıktı, soğuktu ve kimse yoktu… İşte evinin önünde yani bildiği dünyada dönmekten bıkmayacağı tek yer… Kapının önüne çöküp korkuyu tadarak ince bir tatla “kayboldum, ait olduğum bu yerde kayboldum Paşam” demişti.

Kayboldunsa nereye gidersin Paşam? Gönlüne beyim gönlüne… Çocuk kalbi kaybolduğuna o kadar inanmıştı ki bulunmak değil yitip gitmek sarıp sarmaladı ellerini. Kalkıp yürüdü, sokağın başına geldi ve bu sokağın başı tek başına hiç geçilmemişti. O an anladı ki ne kadar küçükmüş çocuk kalbini sığdırdığı yer. Kocaman dünyanın kocaman bir şehrinde küçücük bir sokak… Gözü yaşlı oturdu kaldırımın kenarına ağladı mı yok asla… Annesinin sesini duyuncaya kadar sustu sadece. Annesinin sinesinde merhamet babasının ellerinde güven gözünün yüreğinde emanet hissetti.

Babasının gözlerine baktı “kayboldum baba” diyebildi sadece. “Seni kaybeder miyiz Paşam” dedi babası, “dünya dediğin yer gönlümüz kadar büyük ve geniş değil”.

Hatırlayınca kendi halini şehirden çekti bakışlarını, dönüp içine ta uzaklara en uzağa dikti gözlerini. Kaybolmaz nitekim hiçbir şey silinmemişse anılarımızdan. Kaybolmamıştır da belki başka bir yerdedir, bir başka coğrafyada bir başka hatıranın başrolündedir.

Yitip gitmez gitmemeli hatıralar tek başına. Kaybolmuş değiliz ve dünya bizi kaybedecek kadar büyük değil.