Yüce Allah’a Din Öğretmeye Kalkanlar

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Mekki sure ve ayetlerde müstağnilik kavramı üzerinde çok durulur. Müstağnilik,  Yüce Allah’ın gönderdiği dinden hoşnut olmamak, aksine  O’na din öğretmeye kalkışmaktır.  Böyle bir haddini bilmezliğe karşı Yüce Allah Hz. Peygamber (a.s)’a şu emri vermiştir: “Onlara şöyle söyle: Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? O Allah ki göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi en iyi bilendir.” (49/Hucurat 16).  İşte her şeyi en iyi bilen Yüce Allah insanlığa yol göstermek için rahmet elçisi Hz. Muhammed (a.s)’ı göndermiştir. Elbette  “Allah  peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir.” (6/En’am 124).  Çünkü peygamberlik Allah’ın uhdesindedir. Nübüvvet; hile, aldatma, desise gibi ahlak dışı yollarla elde edilecek bir müessese değildir. Aynı şekilde şahsi nüfuz, ırk ve soy farklılığı, mal, servet, dünyevi ve sosyal itibarla da nübüvvet kazanılamaz. Hz. Peygambere nübüvvet görevi verildiğinde, üstünlüğü mala-mülke, soya-sopa, kabileye bağlayan müşrik Mekke oligarşisi, neredeyse  Hz. Muhammed (a.s) yerine kendilerini peygamber ilan etmeye kalkışmışlardı.  Onların bu kötü niyeti  hem bir küstahlık ve hem de seçkinci bir dindarlık anlayışı idi.

Kur’an Hz. Muhammet (a.s)’ın elçi olarak gönderildiği zaman onların bu kıskançlıklarını ve değerler alanında seçkinci tavırlarını bize niye anlatıyor?  Çünkü bu ayrımcı ve dışlayıcı davranış modeli,  sadece tarihin karanlık ve tozlu sayfalarında kalan bir arzu değil, her dönemde tekrarlanabilme potansiyeli taşıyan bir psikolojidir.  Elbette bu psikolojiden biz Müslümanların çıkaracağı çok dersler ve ibretler  vardır.  Bir defa Hz. Peygamber (a.s) hiçbir zaman değerler açısından sahabe arasında ayrıcalıklı bir siyaset (Very Important Person) izlememiştir. Bu konuyla ilgili onun hayatından birçok yaşanmışlık örneği verebiliriz. Mesela,   bir defasında Mekke’nin ileri gelen seçkinleri Resûlullah’a gelerek Müslüman olabileceklerini ama Müslüman olduklarında kendilerine ayrıcalıklı muamele yapılmasını şöyle diyerek şart koşmuşlardı: “Biz, kölelikten gelme yoksul Müslümanlarla aynı mekânda onlarla birlikte aynı safta bulunmak istemiyoruz. Biz gelince onlar çıkıp gitsin.” Bunun üzerine Yüce Allah: “Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri (fakirleri, yoksulları), yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kavasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun." (6/En’am 51, 53). âyetini indirmişti. Böylece o gün statü farklılığından dolayı, sınıfsal ayrımcılığa, seçkinci dindarlığa gitmek isteyenlerin ayrımcı isteklerini boşa çıkarmıştı.

Yine bir gün Hz. Peygamber (a.s), Mescid-i Nebevî’de sahabeleriyle birlikte sohbet ediyor ve onlara su ikram ediyordu.  Peygamber Efendimizi hiç görmemiş yabancı bir elçi, dışarıdan mescide girmiş, Resulullah’la görüşmek için mescitte oturan Müslümanların yanına yaklaşarak ayakta su dağıtan kimsenin kimliğini bilmediği halde Resulullah’a; “Bu kavmin efendisi kimdir?” diye sormuştu. Allah’ın Resulü de: “Kavmin efendisi onlara hizmet edendir” buyurmuşlardı. Bu rivayetten de anlıyoruz ki, Resulullah Efendimiz bir peygamber olmasına rağmen kendisine ayrıcalıklı muamele yapılmasını istememiş, sahabe ile birlikte zaman zaman aynı sofrayı paylaşarak yemek yemişler, birlikte oturup birlikte ağlamış ve birlikte sohbet etmişlerdi. Hatta Mescid-i Nebinin inşaatında bile kendisi bizzat sırtında kerpiç taşımıştır. Bu konularla ilgili onun hayatından birçok örnek anlatabiliriz.

Sonuç olarak, İslam her devirde cahiliye zihniyetiyle mücadele etmiştir. Cahiliye sadece insanlık ufkunda bir dönem değil, bütün zamanları da içine alan bir durum ve konumdur. Mücadele edilmediği takdirde her zaman yeniden yeşerebilir. Çünkü cahiliyenin özünde;   şahsi kaprislerin ilahlaştırıldığı, Allah’a rağmen bir hayatın tercih edildiği, zayıfların ezildiği; sömürü, kavmiyetçilik, tarafgirlik,  cinsiyet ayrımcılığı, kabile taassubu, dışlama, ötekileştirme, tahkir etme, zorbalık gibi her türlü hak ihlalinde bulunmanın mubah sayılması vardır.  İşte İslam, çiğnenen insan izzetini,  yeniden rayına oturtmak  için geldi. İyi olanı ibkâ, kötü olanı da iptal etti. Yüce Allah’a din öğretmeye kalkanların bu isteklerini kursaklarında bıraktı.   Değer ölçüsü, olarak Allah’a karşı sorumluluk bilincini işaret etti. Takva dışındaki tüm imtiyazları “üstünlük” ölçüsü olarak tanımadı. Yüce Allah’ın rahmetini, kendilerini O’ndan bile üstün gören ve taksim etmeye kalkan despotlara da haddini bildirdi.  Dini değerler alanında meydana gelen bütün bu inkılaplar karşısında biz Müslümanlara düşen görev, nerede ve hangi konumda bulunursak  bulunalım,  İslam’ın getirdiği değerler sistemine hayatiyet kazandırmalı ve ölçü olarak takvayı almalıyız.