Zehra

İbrahim Çolak

Yıllar önce. Serseriliğimin zirvelerindeyim. Anayola çıkıp ilk gelen arabaya biniyorum. Olmayan bütün kimliklerimden soyunmuş bir vaziyette bir gece vakti Kütahya’ya geliyorum. Moralsizim. Filmlerdeki gibi, üçüncü sınıf bir otel odasında üst üste sigaralar içip kitap okuyorum. Gün ağarırken kitap elimde uykuya dalıyorum.

Ertesi gün. Askerlik yaptığım tugaya gidiyor, iki yıl boyunca dolaştığım caddeyi dolaşıyorum.  Acıkıyorum. Birkaç domates, peynir ve ekmeği stadyumun yanında parkta yiyor ve bir süre çimenlerin üzerinde kestiriyorum. Zaman geçmiyor. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyorum.

Kendimden kaçmak istiyorum ancak bunun mümkün olmadığını anlıyorum her geçen saat.

İl Halk Kütüphanesine gidiyor ve hüznümü çoğaltacak kitap arıyorum. Tam adını hatırlamamakla beraber, “Kırıkkale Cenazelerinde Anlatılanlar” adındaki kitabı okuyorum.  Aklımda muzur bir hikâye kalıyor yalnızca.

Gece ağır ve nazlı ve ancak gelmek üzere. Otogara gidiyor ve İzmir otobüsüne bilet alıyorum.  Hayatımın en ilginç hikâyelerinden birinin beni beklediğini bilmiyorum.

Orta sıralarda bir yerde oturuyorum. Sağ yanımda altmış yaşlarında, hoş bir amca var. Cam tarafında oturuyor ve yanında koltuğun üzerinde birçok kitap var. Kitap okuyor ve notlar alıyor.

Bende elimdeki kitabı açıyor ve okumaya duruyorum. Ben amcanın farkındayım da öyle hissediyorum ki amca kimsenin farkında değil. Otobüste ama değil… Muavin amcaya belli aralıklarla çay getiriyor.

Amca ilginç. Tanışmak için yol arıyorum. Molada yanına gidiyor ve kendimi tanıtıyorum.

Celal amca erkenden dede olmuş ve hali vakti yerinde bir insan. Otobüslerle Türkiye’yi dolaşıyor. Ailesi Bursa’da. Okumayı seviyor ve Zehra için notlar alıyor. Zehra büyük oğlunun büyük kızı. Beş torunu var ancak Zehra onun için farklı. Zehra’yı merak ediyorum.

Celal amca her seferinde otobüsün orta sıralarından iki kişilik yer alır ve şart koşuyor. Her ne olursa olsun yanıma kimse oturmayacak ve yarım saatte bir çay getirilecek.

İzmir’e beraber iniyor ve aynı otelde yer ayırtıyor dört gün sonra yine otobüs ile Bursa’ya geliyoruz. Ailesini ama en çok da Zehra’yı merak ediyorum.

Ben otele Celal amca evine gidiyor. Elbiselerim eski, saçım sakalım karışık, ayakkabılarım boyasız. Ertesi akşam Celal amcaya misafir olacağım.

Bütün gün kitapçıları dolaşıyorum. Celal amcaya hediye olarak Nikos Kazancakis’in “El Greco’ya Mektuplar” kitabını alıyor, Zehra’ya da kocaman bir demet çiçek yaptırıyorum. Karşılanışımı, yemeği, Celal Amcanın kütüphanesini, Zehra’yı anlatmayacağım.

Yemek, çay, kahve, kitaplar, Zehra’nın kibirli ve küçümseyen bakışları… Gecenin içine atıyorum kendimi. Yalnızım. Kimsesizim. Üzgünüm.  Sırtımda karanlık, gönlümde, çiçekli dalları kırılmış koca bir öbek,  Bursa’nın sokaklarını arşınlarken sevmenin felsefesini yapıyorum: Sevmek keyif bağışlamak değildir!