Öncü Kuşak Söyleşileri – Serhat Yaya - MÜSİAD Benim İçin Bir Okuldur
Yeni Haber - Hamdi Bağcı
Konya’da Alüminyum sektörünün öne gelen firmalarından Güçal Alüminyum’un Sahibi Genç İş Adamlarından Serhat Yaya ile yapmış olduğumuz bu haftaki söyleşimizde Konya’daki ortaklık kültüründen, sektördeki gelişmelere kadar yine çok önemli konular yer alıyor.
Zevk alarak okuyacağınıza inandığımız ve Hamdi Bağcı’nın hazırladığı söyleşi şöyle:
Serhat Yaya kimdir?
4 Kasım 1979 yılında Konya’da doğdum. Babam aslen Derbentlidir ama Konya’da büyümüş, Konya’da yaşamış. Bir ağabeyim, bir de ablam var, en küçük çocuk benim. 6 yaşına kadar Aydınlıkevler Mahallesinde oturduk. Sonra Cumhuriyet Mahallesine taşındık. Konya’daki kentleşme sürecini çok net gören bir insanım, bizim evimizden sonra Cumhuriyet Mahallesinde ev yoktu. O bölge tamamen biz çocukken tarlaydı. Yazır bölgesinde bir iki tane köy vardı ama onlar da bizim evlerin oralardan görülmezdi. Sonra inşaatlar başladı.
Zeliha ve Lütfi Kulluk İlkokulunda İlkokulu okudum, aslında kötü bir okul hatıram var, 6 yaşında beni okula gönderdiler. Normalde yaşım tutmuyordu, babam erken gitsin, erken bitirsin, diye düşünmüş, zorla beni okula göndermişlerdi.
Okuldan çok kaçtığımı hatırlıyorum, bir abimiz vardı, o benim peşimden çok koştu, okula götürmek için.
İlkokulu bitirdikten sonra Ortaokulu ve liseyi Cumhuriyet Ortaokulu ve Lisesi vardı, orada okudum. O zaman kredili sistem başlamıştı, biz kredili sistemin ilk mezunlardanız, liseyi 2,5 yılda bitirdim. Çok üst düzey bir öğrenciliğim yoktu ama alt düzeyde değildir, orta seviyede bir öğrenciliğim vardı. Öğrencilik yıllarımda dersle fazla ilgilenmiyordum, daha çok kitap okuyordum. Şu cümleleri de çok duydum; “o kitabı okuyacağına dersine çalışsaydın, kocaman bir adam olurdun”…
O yıllarda öğrenci evleri vardı, 1993, 1994, 1995, 1996 yıllarında öğrenci evleri oldukça yaygındı Konya’da. O şimdi yok, oysa o zaman o evler mahalledeki gençleri eğitiyordu. Üniversitede okuyan ağabeyler çok aktifti. 3-4 kişi kalıyorlardı bir evde ve kalırken de lise öğrencilerini dinamik bir şekilde hem kitaba alıştırıyorlar hem de manevi duyguyu yüklüyorlardı. Hiçbir kurum, dernek, vakıf, tarikat cemaate bağlı değillerdi bu ağabeyler ama onlar imanları gereği gençlerle ilgileniyorlar, tebliğ metoduyla gençleri eğitiyorlar ve bunu da ücretsiz, bir karşılık beklemeden yapıyorlardı. Nasip oldu öyle bir ortamın içine girdim, o ağabeyler bizi gerçekten çok iyi eğittiler, çok şey öğrendim onlardan.
Tabi lise bitmeye yaklaşırken ben de kaygılar başladı, lise bitiyor, ne yapacağız? Diye kendime sormaya başladım.
Aslında babamın ekonomik durumu iyiydi, bize her türlü elbiseyi alırdı, her türlü kitap ve başka ihtiyaçlarımızı en iyi şekilde alırdı ama konu cep harçlığına geldiğinde babamın bir takıntısı vardı ve kesinlikle fazla harçlık vermezdi. Hayatımda hiç babamdan harçlık istemedim, annemden istedim. Normalde o yıllarda düşük fiyatlı sigaralardan içiyordum, bir gün bir yabancı marka sigara almıştım, babam onu cebimde görmüş. Sonra ben annemden yine harçlık istedim, babam bugünlü rakamlarla 3 lira harçlık vermiş ve “ona söyle benim paramla yabancı marka sigara içmesin” demiş.
Beni tabi bu cümle çok etkiledi, ondan sonrada ben babamın parası ile hayatımı kazanmak istemiyorum, diye bir karar aldım. Bu lise 2’ye giderken yaşanmıştı.
Bir karar verdim, çalışacaktım, kendi işimi kuracaktım, para kazanacaktım ve babamdan hiçbir zaman para istemeyecektim. Herkes harıl harıl üniversiteye çalışırken ben üniversite için asılmıyorum. Çünkü şu duyguyu çok iyi biliyorum, üniversiteye gittiğim takdirde babam bana bu cümleyi yine kullanacak, “benim paramla şunu yapma” diyecek. Ben de bunu kaldıramayacağım, o yüzden bende üniversite için hiçbir heves olmadı.
Bunun içinde lise biter bitmez hemen, bir işe gireyim, çalışayım, mücadelesine başladım.
Önce bulamadım. Zira dershaneye de gidiyorum. Sadece bir ara, petrollerde verilen peçeleri katlama işi buldum, öğleden sonra o işte çalışıyordum. ÖSS’yi kazandım ama ÖYS’ye zaten kazanmak için girmedim ve o süreç biter bitmezde Özceylanlar firmasına çaycı olarak girdim.
Derken üniversite sonuçları geldi, ben açık öğretim fakültesini yazdım, babam “niye başka bölüm yazmıyorsun” dedi. “Yok, ben üniversiteye gitmeyeceğim, çalışacağım” dedim, herhalde biraz da sevindi, işte üzerimden bir yük daha kalkıyor diye de düşünmüş olabilir.
Özceylanlar firmasında ir muhasebeci ablamız vardı, işlere yetişemiyordu. İnsanların karşısına bazen böyle insanlar çıkıyor, ablamız çok donanımlıydı, bazı insanlar bilgi vermek istemez ama aksine ablamız bize yakınlık gösterdi, tüm tecrübelerini aktardı. Beni bir öğrenci gibi gördü ve bütün bilgileri verdi. Tabi o yıllarda hem bilgisayar kursuna gidiyorum, hem de İngilizce kursuna gidiyorum. Bilgisayarım da iyi olduğu için muhasebeyi daha kolay kavrayabildim. Orada muhasebe meslek bilgisini öğrenmiş oldum. 4 yıl Özceylanlar’da çalıştım, hep dua ettim, sahibi Ahmet Ceylan, bana gerçekten çok önemli ticari bilgiler verdi, önümü açtı, özgüven verdi.
Ve derken askerlik yaşımız geldi çattı. Bir miktar para biriktirmiştim, biz 18 ay askerlik yaptık, fakat biliyorum ki biriktirdiğim para 18 ay yetmeyecek. Ben ne yapacağım diye, kara kara düşünüyorum. En büyük korkum askerdeyken babamdan para istemek zorunda kalmak…
Acemi birliğimi Antalya’da yaptım, usta birliğime ise Ankara Mekanize Topçu Birliği Bosna Hersek çıktı. Bu ne demek diye şaşırdım tabi önce. Bosna Hersek’i bilmiyorum, bildiğimiz yardım yaptığımız, ben de etkilenmiş Demirci İş Merkezinde Bosna Hersek’e toplanan yardımlara katkıda bulunmuştuk ve işte Bosna Hersek’i bu kadar tanıyorum.
Orada tabi arkadaşlar, “Bosna Hersek’te NATO gücü var, orası çıktı sana” dediler.
Bunu duyunca müthiş bir şekilde sevindim, çünkü artık şükürler olsun, babamdan para istemeyeceğim.
Bosna Hersek’e gitmeden 1 hafta önce para bitti. Babamdan istememek için arkadaşlarımı aradım, bana bir 50 lira gönderdiler. 1 hafta öyle geçti, Bosna Hersek’te birliğe iner inmez maaşımızı aldık. Ben de bir zarfın içine 50 doları koydum, bir de güzel yazı yazdım, arkadaşlarım tabi parayı almışlar, telefon açtılar, “parayı harcaya harcaya bitiremedik”, diye. Asker parası olduğu için bereketli çıkmış o para.
Neticede askerdeyken de babamdan harçlık istememiş oldum.
Şunu da ifade edeyim, Bosna Hersek’te askerlik yapmak benim ufkumu ve girişimciliğimi açmıştır. İnsanlarla rahat diyalog kurmam gerektiğini gördüm, diyalog kurmanın utanılacak bir tarafı olmadığını anlamış oldum. Yanımda bir İtalyan var, oturuyoruz, iki saat geçiyor, sonra gidiyoruz, bir sonraki nöbette yine başka bir İtalyan geliyor, oturuyoruz başka hiçbir şey yapmıyoruz. Tabi bu bir oldu, iki oldu, üç oldu derken baktım bu iş böyle olmayacak o insanlarla konuşmaya başladık. Baktık hepimiz insanız ve onlar bizimle, biz onlarla diyalog kurmaya konuşmaya başladık. 70 ülkenin askeri vardı ve hepsi ile konuşmaya başladık ve belirli bir zaman geçince baktık ki birçoğu ile arkadaş olmuşuz, bu beni gerçekten çok açmıştır, bana çok faydası olmuştur.
Bosna Hersek’te bir yıl kaldık, askerliğimin son iki ayında kafamdaki soru askerlik bitince muhasebecilik mi yapacağım, ya da yeni başka bir işe mi bakacağım sorusuydu. Bunun kararını vermek gerektiğini anladım. Ve kararımı vermiştim, askerden dönünce muhasebecilik yapmayacaktım, kendime yeni bir yol çizecektim.
Askerde aslında 1500 Dolar maaş alıyoruz ama bizim ordumuz bunun 750 Dolarını alıyordu ve bize 750 Dolar veriyordu, neden böyle yapılıyordu ve kesinti yasal mıydı? İnanınız hala yanıtını bulamadım.
Burada bir hatıramı daha sizinle paylaşayım, tabi her ay aldığım maaşın 50 dolarını kendime ayırıyorum, 700 dolarını babama gönderiyorum, bir bankaya adıma bir hesap açsın, askerden gelince bir birikimim olsun istiyorum. 8. ayda abim aradı, “kardeşim babama para gönderme, senin parayı yemiş” dedi. Tabi ben de bir şok, her baba askere para gönderir, bizim baba askerdeki oğlunun parasını yemiş.
Sonra tabi parayı babama göndermedim, beni hiç aramayan babam arka arkaya beni aramaya başladı, “neden parayı göndermedin” diye…
Askerden gelince baktım bizim baba para gitmiş, para yok, biraz mahcup oldu tabi, ben de aman boş ver dedim, geçtim, Allah daha çoğunu verir dedim, verdi de zaten.
Askerden gelmiştim, artık ne yapacaktım, tekrar Özceylanlar’a dönecek miydim?
Kararımı vermiştim, benim kendime ait bir şeyler yapmam gerekiyordu. Birkaç abimizle istişare ettim, bir Mali Müşavir Abimiz, “Polipen diye bir firma varmış, onunla bir görüş istersen” dedi. Bir araştırma yaptım, baktım fazla sermaye istemeyen bir iş, bizim Mali Müşavirle birlikte gittik, onlar bize, “hemen başla” dediler.
İşi öğrenmek istiyorum, piyasayı öğrenmek istiyorum. Pazarlama işine bakan bir arkadaşımız var, fabrika ile idari bina farklı yerlerde, mimar bir arkadaşımız var, bir gün konuşuyoruz, dediler ki, “Mustafa işletme kurmayı düşünmüş ama cesaret edememiş”.
Hala ortak olduğumuz Mustafa Bey… Ben de, eğer senin böyle bir niyetin varsa hadi beraber girelim, dedim. Oda, “olur, neden olmasın”, dedi. Bir usta bulmamız gerektiğini anladık, bir usta arayışına başladık, aynı fabrikada çalıştığımız bir usta arkadaşımız vardı, ona teklifi götürdük. Tabi üç ay kadar ikna edebilmek için uğraştık. Süleyman Abi sonunda kabul etti ve işletmeyi 4’er bin lira sermaye koyarak 2003 yılında açtık.
Mayıs ayında Karatay Sanayisinde ek bloklarda dükkânımızı tuttuk ve Bismillah dedik.
Sonra tabi takım taklavat arıyoruz, Kulu da bir amcamız mesleği bırakmış, onu öğrendik. Çocukları bu işi yapsınlar istemiş ama çocuklarda gitmişler o da yaşlanmış artık mesleği bırakacak onun içinde tezgâhı satıyor.
Kulu’ya gittik, alüminyumla ilgili her türlü araç gereç, makine baktık orada hazır.
Biz, “amca tamam bunları alalım ama bizde para az” dedik. “Bunları size 10 Bin liraya satayım” dedi, peki nasıl ödeyeceğiz, paramız yok dediğimizde ise “1 yıl sonrasına senedi yazın, peşinatta vermeyin” dedi.
Allah yardımcı oldu, bizim için o dönemde 10 Bin Lira ciddi paraydı, zira bütün sermayemiz zaten 12 Bin Liraydı. Senetleri imzaladık, makineleri getirdik. Amcamız arada sırada geldi, bizi ziyaret etti, bize nasihatlerde bulundu.
Çok şükür 6 ay sonra işlerimiz iyi gitti parasını ödedik. Fakat amcamız birkaç yıl daha bizim işyerimize geldi. Biz o amcamızın tecrübelerinden de faydalandık, bize çok önemli bilgiler aktardı, tavsiyelerde bulundu, Allah Razı olsun.
O dönemde, bir işçi alırsak maaşını ödeyebilir miyiz? Diye düşünürken, birkaç ay içerisinde 7 kişi olduk.

Siz ortaklık sürecini de iyi götürdünüz, Allah nazardan saklasın tabi, bize biraz bununla ilgili bilgiler de verebilir misiniz?
Şunu anladık, dürüst olacaksın, çalışkan olacaksın, tamam bunların hepsi var ama Allah da nasip edecek, nasibinde olacak, bazı şeyler zaman içinde öyle oluyor ki, sen bunların nasıl olduğunu bile bilemiyorsun. Sabır çok önemli, sabrederken, bir şeyler yaparken de aşırıya kaçmamak çok önemli. Gelenin Allah’tan geldiğini bilerek, gubuzluk yapmadan çalışacaksın. Ukela tavırlara girmeyeceksin, değişmeyeceksin, kendini dizginleyeceksin, ben onu anladım.
Bizim ortaklığımızda devam ediyor, bir birimizin hukukuna hep saygı duyduk, biz ortaklığımızdan da memnunuz, çok şükür.
12 sene oldu, ortaklıkla ilgili çok tecrübeler kazandık tabi bur süreçte.
Bazı sıkıntılar da çektik elbette, Konyamız da bazı yanlışlıklarda oluyor. Biri geliyor, ortakların arasını bozmak istiyor, önce bir ortağa gidiyor öbür ortakla ilgili aleyhte şeyler söylüyor, sonra öbür ortağa gidip sanki bir önce konuştuğu ortak söylemiş gibi iki ortak arasına fitne sokuyor.
Bununla birlikte mesela geliyor bir ortağa, “sen buralarda çalışıyorsun, o gitmiş klimalı odada keyif çatıyor” şeklinde fitne ifadeleri kullanıyor.
O anda onunla hareket ettin mi işin bitti, ortaklığın temeline kibrit suyu dökmüş oluyorsun. Böyle çok garip şeyler yaşadık. Ben şunu gördüm iki ortağın birbirleri ile konuşması, iletişim kurması ve elbette güvenmesi çok önemli. Güven duygusu ortaklıkta olmazsa olmaz bir kaidedir.
Kurumsal destek de alıyoruz, danışman desteğinin bize çok faydası oluyor. Konya’daki işletmelerin bu konuda biran önce destek alması da gerekiyor. Bir kurumda ortaklık kültürü bilinmiyorsa, insanların birbirlerine saygısı yoksa işletme anayasası belirlenmemişse, ortaklığın bitmesi işten bile değil.
Biz şu anda bu aşamadayız, yazılı bir şekle getiriyoruz kaidelerimizi. İnşa Allah böylece şirket Anayasası oluşmuş olacak. Şunu da ifade edebilirim, eğer biz danışmanlık hizmeti almasaydık ortaklığımız bu kadar sürmeyebilirdi. Belirli bir noktaya geldikten sonra bazı şeyleri çözemeyebiliyorsun, ortaklar bunları çözemiyorlarsa dışarıdan destek almalılar.
Tabi bununla ilgili sivil toplum kuruluşlarının da destek olması lazım... Ticaret Odası, Sanayi Odası, Ticaret Borsası, MÜSİAD gibi kurumlarımızın bu anlamda destek olması lazım. Konya’da ortaklık çok fazla, akraba olmayan ortaklarda var, baba oğul, kardeş ortaklarda var. Baba varken bir sorun çıkmıyor ama baba ölünce iki kardeşe şirket kalıyor ve onlarda ortak hukukunu oluşturmaları gerekiyor.
Babaları işten çekildikten sonra, “bu şirket babamızın değil, bu şirket ikimizin” dendikten sonra sıkıntılar başlıyor.
İşte ortakların o noktada desteğe ihtiyaçları var. Konya’da bunun çok örneği var, belirli bir seviyeye gelmişler ayrılıyorlar, güçler dağılıyor, üretim azalıyor, istihdam azalıyor.
Onun için Konya’da ortaklık sistemi ile ilgili önemli adımların atılması gerekiyor.
Peki, Güçal Alüminyum olarak sektörde neredesiniz?
Biz şu anda Konya’da 3.’yüz. Alüminyum sektörü, revaçta bir sektör… Özellikle dış kaplama alanında gerçekten çok önemli bir talep var.
Bugün firmalar, fabrikalar dış cephelerini alüminyum kaplamadan geçmiyor. Tabi alüminyum yalıtım anlamında çok iyi, estetik olarak çok iyi, devir prestij devri alüminyum prestij sağlayabilecek bir görünüm sunuyor dış cepheye. İnsanlar o görkeme, görselliğe para veriyor, insanlar buna önem veriyor.
Onun için bizim işin geleceği var. Alüminyum kaplama uzun sürelide gidebiliyor, epey uzun yıllar yenileme yapmak zorunda kalmıyorsunuz, rahat temizleniyor, bunun içinde işini iyi yapan alüminyum firmalarının önü açık diye düşünüyorum.
Pencere sektöründe de alüminyum avantajlı. Avrupa’da artık insanlar plastik pencere kullanmıyorlar. Bizde de bu yavaş yavaş başlayacak. Mesela artık hastanelerde plastik pencere göremezsiniz. Bu alüminyum yapılmak zorunda, alüminyum iletken ve sağlıklı bir malzeme, hava sirkülâsyonunu az da olsa sağlıyor.
İstanbul’da da birçok apartman artık alüminyuma geçiyor, binalar artık alüminyum pencere yaptırıyor. Konutlarda İstanbul’dan sonra Konya’da da kısa bir zamanda alüminyuma geçilecek. Özellikle 20 ve üstü katlarda zaten mukavemetinden dolayı plastik değil alüminyum tercih ediliyor. Tabi bunu gören PVC sektöründeki arkadaşlarımızın da birçoğu bugün alüminyumu da yapmaya başlamışlardır.
Sektörümüzün önü çok açık… Bizim tek sıkıntımız, personel yetiştirmeyi başaramıyoruz.
Biz çalışırken de bu konuşulurdu, herkes, “Konyalı sanayici işçisine para vermiyor” derdi. İnsanlarımız, patronlar, işletme sahipleri paylaşmayı öğrenmelidir.
Bizden ayrılan 15’e yakın usta oldu, gittiler bir işletme açtılar, bizim rakibimiz oldular. Konya’da 400’e yakın alüminyum işi ile uğraşan firma oluşmuş Konya’da. 2003’te bu işe başladığımızda en fazla otuz firma vardı ama işte bugün rakam ortada…
Sadece bizim 4 yıl, 5 yıl emek verdiğimiz ustaların bizden ayrılarak açtığı dükkân sayısı 6 tane. Bizim firmadan 6 tane firma çıktı.
Aslında bunu şöyle çözebilirdik, kazan kazan politikasını geliştirebilirdik. Konyalı sanayici.
Ben kazanayım ama o kazanmasın, diyor, oysa yanlış.
Oysa usta bir aşamaya geldikten sonra artık kendi işini yapmak, iyi para kazanmak istiyor. Bunu engelleyebilir misiniz? Hayır. Ama buna şöyle bir çözüm bulabilirsiniz; denilecek ki, “artık sen bizim burada çalışmıyorsun, gidiyorsun, kendine bir işletme kuruyorsun ama ayrı bir firma olarak çıkmıyorsun, sen bizim aldığımız işlerin taşeronluğunu yapıyorsun, hep birlikte para kazanacağız. Ben kazanırken sen de kazanacaksın.”
Konya buna dönmek zorunda, biz şu anda bunu başardık. Ama bunu Konya’da sadece biz yapıyoruz, hala bu Konya’da yok. Fakat Konya üretim merkezli paylaşıma dönüşmelidir.
Bu bize kazandırdı, bugün Konya’da en gelişmiş CNC tezgâhına biz sahibiz. Sektörümüzde başka hiçbir firmada olmayan bir CNC aldık. İnsan kaynağını çözdük, şimdi artık teknik bilgi sahibi olan mimar ve mühendisleri bünyemize katmalıyız, katacağız.
Bunu 5 yıl önce düşünememişiz, oya alsaydık bir mimarı bünyemize, şimdi çok kapasiteli bir mimara sahip olurduk. Konya’da ne yazık ki bu da yok, kimse geleceğe yönelik planlama yapmıyor, günün ihtiyaçlarını karşılamaya bakıyor, birkaç böyle personel alsa, o gün işe yaramamış olsa bile daha sonra işe yaracak. Ama işime yaramıyor diye o insanlara maaş ödemiyor. Evet, o gün küçüksün işine yaramıyor ama gün gelecek işine yarayacak ve o gün geldiğinde elinde yetişmiş teknik eleman, beyaz yakalı eleman olmayacak.
Bunu da çözmemiz lazım, bünyemize şimdi bir mimar ve mühendis alacağız, bunların planlamalarını yapıyoruz. Beyaz yakalı sorunumuzu çözmemiz gerekiyor. Sektörümüzün önü açık, büyümeye müsait bu planlamaları yapmamız gerekiyor.
Şu anda fabrikanız nerede?
Büsan’da kendimize ait 1000 metrekare bir alanda çalışmalarımızı yürütüyoruz. Şu anda 1000 metre kare yetmiyor, 2 yıl daha burada idare edip daha büyük bir fabrikaya geçmek istiyoruz.
MÜSİAD’ı sormak istiyorum, Genç MÜSİAD’da da başkanlık yaptınız, MÜSİAD’ın sizin için ne anlama geldiğini konuşabilir miyiz?
Sene 2005. Bir avukat arkadaşım var, o bana, “MÜSİAD’a niye gitmiyorsun” dedi. Genç MÜSİAD’a beraber gidelim, dedik ve gittik. O şekilde tanışmış olduk.
Aslında biz MÜSİAD’ın tramvayla geçerken Nalçacı’daki tabelasını görürdüm. Bir bağlantımız, ilişkimiz hiç olmamıştı.
2005 yılından öncede benim hayatımda hiçbir vakıf, dernek, parti olmadı.
Bir akşam Genç MÜSİAD’ın bir programına gittim. İnsanlar bizimle çok güzel ilgilendiler, sohbet ettik, benim çok hoşuma gitti. Sonra o gün beni oraya götüren avukat arkadaşıma, benim telefon numaramı da kaydettirmesini rica ettim. Sonra mesajlar gelmeye başladı, ben de bütün programlara katılıyordum.
Tabi ben böyle programlara katılırken, o zaman Genç MÜSİAD’ın başkanı Ulvi Yıldırım bana, “seni yönetime alalım” dedi. Olur, dedim, böylece girmiş olduk. Böylece 4 ya da 5 ay geçti, oradaki arkadaşlarımızla kaynaştık, birçoğu ile MÜSİAD dışında da oturup kalkıyoruz.
Sonra bir gün yine Ulvi Yıldırım işyerime geldi, “seni Genç MÜSİAD’ın başkanı yapalım” dedi. Ben üniversite mezunu olmadığı, bu işe uygun olup olmadığı mı bilmediğimi ifade ettim. Bana, “sen kendini yetiştirmişsin, kaç tane üniversite mezunundan daha iyi bu işi yaparsın” dedi. Beni o dönem MÜSİAD Konya Şube Başkanı olan Selçuk Öztürk’ün yanına götürdü. Selçuk Başkana da ben tabi üniversite mezunu olmadığımı ifade ettim, bana, “burası açısından sorun olmaz ama sen üniversiteyi bitir, hep karşına çıkacak” dedi. Ben o zaman Selçuk Başkanı dinlemedim ama karşıma hep çıktı, artık karar verdim, üniversiteyi bitireceğim.
2006 yılında Genç MÜSİAD genel kurulunu yaptık, bize başkanlığı tevdi ettiler. Çok dinamik bir yönetim kurulumuz vardı, Rabbimiz bize yardım etti, 2 yıl başarılı bir yönetim sergiledik. MÜSİAD’da iyi bir yapı oturttuk ve düzenli bir şekilde 2 yılda bir, 4 yılda bir genel kurulunu yaparak, yeni başkan ve yönetimler teşkil ederek yoluna devam etti.
Genç MÜSİAD’daki görev tamamlandıktan sonra da hemen MÜSİAD’a üye oldum. Selçuk Öztürk başkan bizi Genç MÜSİAD’dan sonra genişletilmiş yönetime aldı, böylece bir kopma olmadı, MÜSİAD devam etmiş oldu. MÜSİAD bizim için okuldu
O yıllarda Pazartesi, Salı ve Cuma günümü MÜSİAD’a ayırıyordum, 3 günümü MÜSİAD’a ayırdım ama bu bana çok şeyler kattı. Sonraki yıllarda da MÜSİAD Yönetimine girdik, hem Selçuk Başkan, hem Aslan Korkmaz Başkan, hem de Lütfi Şimşek Başkan bize çok şey kattılar. Benim için müthiş bir ders oldu MÜSİAD süreci, çok şey öğrendiğim bir süreç…
Bu arada bir de Hokey Spor Federasyonu Yönetimi süreci var, bundan da biraz bahsedebilir misin?
Çarşamba günü bana bir telefon geldi. Selçuklu Belediyesi Meclis üyesiyim ve spor kulübümüz ile ilgileniyoruz. Bundan dolayı bizi de bir federasyona almak istemişler. Perşembe günü Ankara’ya gittim, orada iki gün program var, Cuma günü de genel kurul yapılacak. Bu arada Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Selçuk Öztürk Başkan ve Aslan Korkmaz başkan bir araya geliyorlar. Bu arada beni sormuşlar, “Serhat nerede?” diye. Bir arkadaşımızda Ankara’ya gittiğimizi ifade etmiş.
Beni Aslan Korkmaz başkan aradı, telefonun hoparlörü de açıkmış, “nerelerdesin” diye bana sordu. Ben de Ankara’da olduğumu ifade ettim, Hokey Federasyonunun genel kurulu olduğunu söyledim, Aslan Başkan bana sordu, “Hokey kaç kişi ile oynanır”… Yanıt yok tabi bende, orada bir kahkaha, baktım hepsi orada…
Benim için iyi bir ders oldu, gittim Hokey’i iyice araştırdım. Orada güzel bir ders verdiler.

Son olarak aktarmak istediklerinizi alabilir miyim?
Ben Genç MÜSİAD’ın başkanı oldum, MÜSİAD’ın yönetimine girdim, Selçuklu Belediyesi Meclis Üyesine girdik, KTO Meclisinde görev aldık, bunların hiçbirisinde talepkar olmadık, şuna inandım, talep edilen olmalı insan.
Bu arada Güçal Alüminyum olarak Yeni Haber Gazetesinin iç dizayn alüminyum işlerini biz yaptık, bu da bizim için bir kıvanç oldu. Yeni Haber Gazetesine yeni yerinde başarılar, başarılı hizmetler yapmayı diliyorum. İnşa Allah burada hayırlı haberler, hayırlı hizmetler, dürüst haberler, doğru haberler, ümmet, ülke, Konya lehine haberler yapılmasını diliyorum.
Mertliğe ve yiğitliğe çok önem veririm, oğlumun birisinin ismi Yahya Yiğit, diğerinin ismi ise Muaz Mert. Yiğitlikten taviz verilmeden başarı diliyorum…
Çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim.
Bakmadan Geçme