Türkiye Avrupa için kilit konuma yükseldi: Türkiye'ye mecburlar!
Dış politikaya dair değerlendirmelerde bulunan Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, NATO (SAS) Üyesi Prof. Dr. Erdal Arslan, ABD-İran geriliminde, Türkiye'nin itidal çağrısı yapan bir çizgi izlemesi gerektiğini söyledi. Trump'ın Avrupa'ya yönelik politikasını da değerlendiren Arslan, 'Türkiye, Avrupa'nın güvenlik mimarisi için eskisinden çok daha kilit bir konuma yükselmiştir. Avrupa, Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını artık bir tercih değil, bir mecburiyet olarak hissetmektedir' ifadelerini kullandı. Arslan, Türkiye'nin Almanya'da düzenlenen NATO Tatbikatında ise büyük bir güç gösterisi yaptığını dile getirdi.
ABD ile İran arasındaki gerilimlerin geniş çaplı bir savaşa dönüşmesinin, Ortadoğu başta olmak üzere küresel ölçekte derin siyasi, ekonomik ve güvenlik krizlerine yol açacağını söyleyen Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, NATO (SAS) Üyesi Prof. Dr. Erdal Arslan, “ABD-İran çatışması sadece iki ülke ile sınırlı kalmayıp, tüm bölgeyi ve dolaylı olarak Dünyayı etkileyen bir süreci doğurur. Enerji bakımından değerlendirdiğimizde İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatır veya Basra Körfezi’ndeki enerji tesislerini hedef alırsa küresel petrol tedarik zincirini ağır bir şekilde sekteye uğratır. Bu durum, dünya genelinde enerji fiyatlarında ani ve yıkıcı artışlara, enflasyonist baskılara ve küresel bir ekonomik daralmaya neden olur” dedi.
OLASI SAVAŞ, GÖÇ DALGALARINI TETİKLER
Olası bir savaşın göç dalgalarını da tetikleyeceğini söyleyen Arslan, "Savaş, İran’ın bölgedeki nüfuz alanları olan ve bugüne kadar vekâlet savaşları şeklinde devam eden süreci Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinde doğrudan bir çatışmaya dönüştürür. Çatışmalar, altyapının tahrip olmasına ve sivillerin yaşam alanlarını kaybetmesine yol açarak devasa yeni göç dalgalarını tetikler. Bu durum, komşu ülkeler başta olmak üzere uluslararası toplum üzerinde ağır bir sosyo-ekonomik yük oluşturur. Merkezi otoritelerin zayıflaması ve güvenlik güçlerinin zayıflaması terör örgütleri ve radikal devlet dışı aktörlerin bölgedeki güç boşluğundan faydalanarak yeniden güçlenmesine zemin sebep olur” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE ASLA KAYITSIZ KALAMAZ!
Türkiye’nin, dış politikada genellikle bölgesel istikrarı, toprak bütünlüğünü ve krizlerin diplomasi yoluyla çözülmesini savunan bir yaklaşım benimsediğini belirten Arslan, “Bir NATO üyesi olması ve aynı zamanda İran ile köklü tarihi ve sınır bağları bulunması, Türkiye’nin çok hassas bir denge politikası yürütmesini gerektirir. Ama bu politikayı yürütürken de tarihsel arka planı okumak gerekir. Bildiğiniz gibi İran ile bu günkü sınırlarımız en eski sınırımızdır ve büyük ölçüde Kasr-ı Şirin (1639) anlaşmasına dayanmaktadır. Osmanlı ve Safevi imparatorlukları döneminden bu yana yaklaşık 400 yıldır büyük ölçüde korunmaktadır. İran’da yaşanacak bir rejim çöküşü veya devlet otoritesinin kaybolması, asırlardır süregelen bu tarihsel dengeyi temelden sarsarak, Mezopotamya ve Kafkasya’da devasa bir jeopolitik boşluk oluşturacaktır. Bu nedenle kayıtsız kalmak mümkün değildir. Türkiye’nin, komşusu İran ile doğrudan bir askeri karşı karşıya gelmekten kaçınırken, müttefiki ABD ile ilişkilerini de yönetebileceği bir “akıllı ama aktif tarafsızlık” veya itidal çağrısı yapan bir çizgi izlemesi gerekir diye düşünüyorum. Geçmiş krizlerde olduğu gibi, diplomatik kanalları açık tutarak gerilimi düşürmeye yönelik bölgesel ve küresel çalışmalar yapılmalı ve zaten yapılıyor. Terörle mücadelede çok önemli bir süreçten geçmekteyiz. Irak ve Suriye’de artacak bir kaos, Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan tehdit eder ve güç boşluğundan faydalanabilecek PKK/YPG ve DEAŞ gibi terör örgütleri daha faal bir duruma geçebilir. Türkiye’nin burada yapması gereken en önemli şey yangının kendi sınırları içine sıçramasını engellemek, bölgesel otorite boşluklarından doğacak asimetrik tehditleri bertaraf etmek ve uluslararası hukuku/diplomasiyi ön plana çıkararak çatışmanın önlenmesine katkı sağlamak olmalıdır” cümlelerini kullandı.
GÖÇ DALGASINA ÖNLEM ALMAK ZORUNDAYIZ
Türkiye’nin, olası bir krizde Suriye deneyiminden çıkardığı derslerle yeni bir kitlesel göç dalgasına karşı hazırlıklar yapmasının rasyonel ve beklenen bir devlet refleksi olduğunu vurgulayan Arslan, “Ancak, sınırın sıfır noktasında veya Türkiye tarafında önlemler almak (duvarlar, termal kameralar, geçici barınma merkezleri) ile İran sınırının iç bölgelerinde askeri bir tampon bölge oluşturmak birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Bloomberg’in işaret ettiği bu senaryoyu şu şekilde analiz edebiliriz; ülkemizin Suriye’de bir tampon bölge oluşturulabilmesinin temel nedeni, merkezi otoritenin çökmesi, ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi ve sınır hattında terör örgütlerinin (PKK/YPG ve DEAŞ) yarattığı devasa bir otorite boşluğuydu. İran da ise olası bir savaş veya iç karışıklık senaryosunda dahi köklü bir devlet geleneği, büyük bir düzenli ordu ve Devrim Muhafızları gibi savaş kapasitesi yüksek unsurlar var. İran toprakları içine rıza dışı bir askeri giriş, doğrudan bir egemenlik ihlali sayılır ve iki ülke arasında sıcak çatışma riski doğurur. Üstelik İran sınırının dağlık ve sarp coğrafyası (Zağros silsilesi), Suriye’nin nispeten düz kuzey hatlarına kıyasla böylesi bir askeri operasyonu ve lojistik ikmali son derece zorlaştırır. Mülteci kamplarının sınırın ötesinde İran tarafında kurulması fikrini değerlendirecek olursak, bu alanların altyapısı, güvenliği ve iaşesinin sağlanması muazzam bir maliyet gerektirir. Bunu kim karşılayacak sorusu önem arz etmektedir. Yine Suriye’deki operasyonlar, Adana Mutabakatı ve Birleşmiş Milletler’in meşru müdafaa (Madde 51) hakkına dayandırılarak uluslararası zeminde (zor da olsa) savunulabilmişti. İran topraklarında tek taraflı bir güvenli bölge inşası ise uluslararası hukuk açısından ciddi riskler taşır. Rusya ve Çin gibi İran’ın stratejik müttefikleri böyle bir hamleye BMGK nezdinde şiddetle karşı çıkarlar ve iki ülke ile de ilişkilerimiz büyük zarar görür. Burada yapılması gereken şey olası savaş nedeni ile oluşabilecek Yeni Göç Dalgalarının oluşmasına engel olacak politikaları savaşı çıkartan kesimlerin sorumluluğuna dâhil etmek olmalardır. Yani savaşı göze alan taraflar milyonlarca mülteci ile ortaya çıkacak toplumsal ve insani krizleri de göze alarak bu işe girmelidirler. Bu süreci de Dünya kamuoyuna iyi anlatabilmeli ve duyurabilmeliyiz” ifadelerini kullandı.
ERDOĞAN-TRUMP İLİŞKİLERİ, DIŞ POLİTİKADA HİSSEDİLİYOR
Erdoğan-Trump ilişkisine dair de değerlendirmelerde bulunan Arslan, “Erdoğan-Trump ilişkisindeki süreç çok ilginç görünüyor. Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başından beri ilişkiler iyi bir seyir izliyor. Fakat Trump’ın ilk döneminde ülkemize verdiği zararlar da hafızamızda tazeliğini koruyor. Bu yeni sürecin Türkiye’nin bölgedeki elini güçlendirip güçlendirmediği sorusuna gelecek olursak kısa vadeli göreceli kazanımlar olduğunu görüyoruz fakat uzun vadeli sonuçları nasıl olacak kestirmek pek mümkün olmuyor. Çünkü mevzubahis kişi Trump. Biz iki ülkenin geleneksel yönetim organlarını ve bunların yaklaşımlarını dikkate aldığımızda ABD’nin yerleşik dış politika kurumları (Pentagon, CENTCOM, Dışişleri Bakanlığı ve Kongre) ile Türkiye’nin güvenlik öncelikleri (özellikle Suriye’nin kuzeyindeki YPG varlığı ve S-400 krizi) arasında derin yapısal çatışmalar olduğunu görüyoruz. Bunlar şu an Trump’ın alışılmışın dışındaki yönetim tarzı ile bu kurumsal engelleri “bypass” etmesi ile geçiştiriliyor. Ama çözülmüyor. Erdoğan ve Trump arasındaki doğrudan iletişim kanalının kriz anlarında bürokratik sürtüşmeleri hızlı aşmada ve Türkiye’nin sınır ötesi güvenlik adımlarında ABD bürokrasisinden gelebilecek frenleyici hamleleri ortadan kaldırmada faydalı olacağını düşünüyorum. Yine İran ile savaş çanlarının çaldığı bu günlerde Trump’ın Erdoğan ile kurduğu şahsi diyalog, Türkiye’nin böyle bir krizde kendi şartlarını dayatması için ciddi bir diplomatik kazanım olabilir. Fakat Trump’ın dış politikası son derece pragmatik ve anlık kararlara dayalı. Bugün sağlanan bir mutabakat, yarın iç politikadaki bir dalgalanma veya farklı bir maliyet hesabıyla aniden tersine dönebilir. Bu belirsizlik içerisinde ne kadar fayda sağlanabilir kestirmek pek mümkün değil. Bu yakınlık bir dezavantaja da dönüşebilir. Liderler arası yakınlık, ABD’nin İran’a yönelik muhtemel bir operasyonunda Türkiye’den orantısız taleplerde bulunmasına da yol açabilir. Türkiye’nin asırlardır sürdürdüğü ve Osmanlı diplomasi geleneğinden miras kalan “bölgesel denge ve aktif tarafsızlık” politikası, Trump’ın “Ya bizimlesin ya onlarla” şeklindeki kutuplaştırıcı yaklaşımıyla sert bir teste tabi tutulup başka bir krize dönüşebilir. Sonuç olarak Trump’ın Erdoğan’a sıcak yaklaşımı, Türkiye’nin öncelikle ABD ile arasındaki kronikleşmiş problemlerini çözmede hızlıca kullanılmalıdır. İkili arasındaki kişisel diplomasi kurumsal mekanizmalarla desteklenmelidir” şeklinde konuştu.
TRUMP’IN AVRUPA POLİTİKASI, TÜRKİYE’Yİ AB İÇİN VAZGEÇİLMEZ ÜLKE YAPTI
Trump’ın yeniden şekillendirdiği “Önce Amerika” vizyonu ve Avrupa’ya yönelik mesafeli ve rekabetçi yaklaşımının, küresel güvenlik mimarisinde ciddi sarsıntılara yol açtığını söyleyen Arslan, “Trump’ın NATO içindeki mali yükümlülükleri sert bir şekilde sorgulaması ve ABD’nin Avrupa’nın “güvenlik garantörü” olma rolünü sorgulaması Avrupa’da büyük bir stratejik kaygı yarattı. Bu durum da doğal olarak Türkiye’nin Avrupa’daki ağırlığının sadece hissedilmesine değil, aynı zamanda Avrupa’nın Türkiye’ye bakış açısının yapısal bir değişime uğramasına neden oldu. Geçmişte Avrupa Birliği (AB) ve önde gelen Avrupa başkentleri, Türkiye ile ilişkilerini daha çok demokratikleşme, insan hakları ve Kopenhag Kriterleri gibi değerler üzerinden sürdürmekteydi. Ancak Trump’ın oluşturduğu güvenlik şemsiyesindeki belirsizlik ve hemen kapılarındaki Ukrayna ile Ortadoğu krizleri, Avrupa’yı bu tartışmalardan uzaklaştırdı. Avrupalılar artık Türkiye’yi “kriterleri karşılaması gereken bir aday ülke” olarak değil, “kıtaya yönelik güvenlik, enerji ve göç tehditlerini göğüsleyen vazgeçilmez bir jeopolitik partner” olarak değerlendirmektedirler. NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan, Karadeniz’de (Montrö aracılığıyla) dengeyi sağlayan ve Ortadoğu’daki güç boşluklarında askeri varlık gösterebilen Türkiye, Avrupa’nın güvenlik mimarisi için eskisinden çok daha kilit bir konuma yükselmiştir. Türkiye’nin dron ve mühimmat üretim kapasitesi de kendi stoklarını hızla yenilemek isteyen Avrupa için kritik bir tedarik kaynağı haline gelmiştir. İran krizi veya mevcut Suriye/Irak istikrarsızlıkları düşünüldüğünde, ABD’nin bölgeden çekilme veya müdahil olmama eğilimi Avrupa’yı doğrudan krizlerin hedefi haline getirmektedir. Türkiye’nin sınırlarında alacağı tedbirler veya oluşturacağı tampon bölgeler, artık sadece Türkiye’nin değil, “Avrupa'nın iç güvenliğinin” de ilk savunma hattı olmuştur. Bu gerçek, Avrupalı liderlerin Türkiye’yi dışlayan veya aşırı zorlayan yaptırım politikalarından uzaklaşarak gerçekçi ve adilane politikalara yönelmelerini zorunlu hale getirmektedir. Trump yönetiminin enerji politikalarındaki yaklaşımları küresel piyasaları dalgalandırırken Ukrayna savaşı sonrası Rus gazından kopan Avrupa için alternatif arayışlar zorunlu hale gelmiştir. Bu da Hazar gazı, Doğu Akdeniz enerji kaynakları ve olası Ortadoğu hatlarının Avrupa’ya ulaşmasında Türkiye’yi zorunlu ve vazgeçilmez bir köprü konumuna getiriyor. Özetle, Trump’ın Avrupa’yı “kendi başının çaresine bakmaya” iten politikaları, Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik üstenci ve eleştirel tavrını törpülemiş; yerine “zorunlu bağımlılık” ve “stratejik saygı” barındıran yeni bir denge getirmiştir. Avrupa, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını artık bir tercih değil, bir mecburiyet olarak hissetmektedir” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE, ALMANYA’DAKİ NATO TATBİKATINDA BÜYÜK BİR GÜÇ GÖSTERİSİ YAPTI
Türkiye’nin, Almanya’da düzenlenen Steadfast Dart 2026 NATO tatbikatında büyük bir güç gösterisi yaptığını dile getiren Arslan, “Steadfast Dart 2026, NATO’nun bu yılki en büyük ve kapsamlı tatbikatı olmakla kalmayıp, Türkiye’nin İttifak içindeki rolünün “insan gücü sağlayan” klasik bir müttefikten, “ileri teknoloji ve askeri doktrin ihraç eden” belirleyici bir güce ulaştığının en net ilanı olmuştur. Türkiye’nin tatbikata damga vuran en kritik hamlesi, bir SİHA’nın (TB3) düz güverteli bir amfibi hücum gemisinden otonom kalkış ve iniş yaparak operasyonel görevler (MAM-L salvo atışları, Eurofighter savaş uçaklarıyla müşterek operasyonlar) icra etmesidir. NATO tarihinde bir ilk olan bu konsept, Türkiye’nin ana vatanından yaklaşık 8.000 kilometre uzakta, eksi derecelere düşen zorlu Baltık Denizi hava şartlarında bile küresel ölçekte güç aktarımı yapabildiğini kanıtlamıştır. Yine Türkiye, 66. Mekanize Piyade Tugayı önderliğinde 2.000’den fazla personelle tatbikata en çok katkı sağlayan müttefiklerin başında geldi. Sahada ASELSAN üretimi “ASLAN” İnsansız Kara Aracı (İKA) ile Kirpi ve Vuran gibi yerli zırhlıların İspanyol ve İtalyan birliklerle entegre bir biçimde kullanılması, Türk ordusunun teknolojik altyapısını ve operasyonel esnekliğini müttefiklere bizzat sahada göstermiştir. Avrupa’nın güvenlik kaygıları bağlamında, ABD’nin konvansiyonel askeri ağırlığının arka planda tutulduğu veya sorgulandığı bir dönemde NATO’nun bu dev tatbikatına en büyük ve aktif katkıyı Türkiye vermiştir. Bu durum, Avrupa’ya “Savunma mimarinizin ve güney kanadınızın merkezinde Türkiye var” mesajını en somut şekilde, onların evinde (Almanya’da) vermiştir. Tatbikat, Türk savunma sanayisinin kalitesini ve rüştünü dünya çapında ispatladığı dev bir operasyonel fuar işlevi de görmüştür. NATO Müşterek Kuvvetler Komutanı’nın TCG Anadolu’da bizzat TB3 atışlarını izlemesi ve yerli sistemleri övmesi, milli platformların müttefik ülkelere ve diğer küresel aktörlere ihracat potansiyelini artıracaktır. Steadfast Dart 26, Türkiye’nin sadece askeri kapasitesini değil, aynı zamanda jeopolitik özgül ağırlığını da tüm İttifak’ın zihnine kazıdığı, diplomatik ve ekonomik hedefleriyle tam uyumlu, son derece başarılı bir gövde gösterisi olmuştur” cümleleriyle konuşmasını sonlandırdı.






