Türkiye'nin iyi gün müttefiki: NATO
13 Haziran 1951 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Dean Acheson, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'nın (NATO) Avrupalı üyelerinden Türkiye'nin pakta kabul edilmesini istedi.
13 Haziran 1951 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Dean Acheson, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'nın (NATO) Avrupalı üyelerinden Türkiye'nin pakta kabul edilmesini istedi. 1952 yılında NATO’ya katılan Türkiye, üyeliğin getirdiği her türlü sorumluluğu yerine getirse de; aynı karşılığı her zaman bulamadı. NATO, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı güvenlik tehditlerinde ya Türkiye’ye doğrudan destek sağlamıyor ya da gecikmiş adımlar atmak suretiyle Türkiye’nin ulusal güvenliğinin altını oyuyor. Kuzey Atlantik Paktı (NATO); Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüxemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD’nin bir araya gelmesiyle 4 Nisan 1949’da Washington’da imzalanan anlaşmayla kuruldu. NATO’nun kurulmasındaki amaç; barış ve güvenliği korumak, Kuzey Atlantik bölgesinde denge ve huzuru geliştirmekti.
TÜRKİYE 1952 YILINDA NATO’YA GİRDİ
İttifakı uzun yıllar boyunca sağladığı savunma ve güvenlik teminatlarının yanı sıra “Batılı” kimliğini de pekiştiren bir örgüt olarak gören Türkiye, NATO’ya girmek için yoğun temaslarda bulundu. Bunun en önemli sebebi SSCB’nin Türkiye’den toprak ve Boğazların yönetiminde hak talep etmesiydi. Şüphesiz bu da Türkiye’yi NATO’yla ittifak arayışına itti. Nihayet 18 Şubat 1952’de Yunanistan’la birlikte ittifaka dahil oldu. Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesinde Kore Savaşı’na katılması da önemli bir rol oynadı. Türkiye NATO’ya katıldığı günden bu yana kolektif savunmaya vermiş olduğu destekle, Doğu-Batı çatışmasının barışçı bir şekilde sona ermesine katkıda bulundu. Yine Soğuk Savaş’ın ardından uluslararası güvenlik ortamı değişse de NATO, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasının değişmez bir olgusu olarak önemini korudu. Türkiye, ittifak üyeliğinin tüm sorumluluklarını yerine getirdi. Ancak söz konusu kendi güvenliği olunca her zaman aynı muameleyle karşılaşmadı. NATO’ya kabul edildiği günden bu yana zaman zaman krizler de yaşandı. İşte bunlardan önemli sayılabilecek birkaçı.
JUPİTER FÜZELERİ
İttifakın kurulduğu ilk yıllarda, kalabalık ordusuyla ve “askerlerinin ucuzluğuyla” “maliyet” bakımından ele alınan Türkiye, coğrafi konumuyla da jeopolitik bir değer olarak Sovyet yayılmacılığı karşısında “dış çevreyi” koruyan bir ön hat olarak konumlandırılmıştı. Stratejik önceliğin, kalabalık orduların Sovyetleri ön hatta belli bir süre “tutma” işlevinden caydırıcılık eksenine doğru kaydığı dönemde ise Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla, Sovyetlere karşı nükleer bir savaşta “reaksiyon süresini kısaltan” jeopolitik bir ülke olarak ele alınmıştı. 1962’deki Küba füze kriziyle birlikte, daha önceden Türkiye’ye yerleştirilen Jupiter füzelerinin çekilme kararının verilmesi, belki de NATO ile Türkiye arasındaki en önemli krizlerden biri olarak tarihe geçmiştir.
KIBRIS’TA İKİ YÜZLÜLÜK
Bunun en belirgin örneklerinden biri de şüphesiz Kıbrıs konusunda yaşanmıştır. Sene 1964… Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etme ihtimali beliriyor. NATO’nun neredeyse en önemli üyesi sayılan ABD’den gelen bir mektupla kriz patlak veriyor. ABD Başkanı Lydon B. Johnson’ın yazdığı ve tarihe de “Johnson Mektubu” olarak geçen mektupta olası bir savaşta SSCB’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmiştir. Böylece Kıbrıs çıkarması engellenmiştir. Takvimler 1974’ü gösterdiğinde ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adaya barışı getirmek için harekete geçmesi kaçınılmaz oldu. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen ABD’nin bu konudaki tavrı değişmedi; 1975’de Amerikan Kongresi tarafından alınan kararla Türkiye’ye silah ambargosu uygulandı.
TERÖRLE MÜCADELE YILLARI
Türkiye’nin uzun yıllardır gündemini işgal eden en önemli sorunlardan biri şüphesiz terördür. Ne var ki Türkiye bu konuda NATO’dan beklediği desteği bir türlü göremedi. Hatta zaman zaman zor durumda bırakıldığı da oldu. Buna en somut örnek, Almanya’nın Türkiye’nin terörle en yoğun mücadeleyi verdiği 1990’lı yılların ikinci yarısında yaşandı. Almanya, “Sivil halka karşı kullanılıyor” iddiasıyla silah ambargosu uyguladı. Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarına NATO üyesi devletlerin gösterdiği tepkiler de yine buna örnek gösterilebilir.
IRAK’TA HAYAL KIRIKLIĞI
Irak’ın Kuveyt’i işgali ile başlayan Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu denkleminde, güvenlik çevresinde yaşanan değişim ve artan riskler karşısında ittifak üyelerinden talepte bulunan Türkiye, bu isteğinin acil karşılanması konusunda da hayal kırıklığına uğramıştı. NATO (özellikle de ittifakın Batı Avrupalı üyeleri) Ortadoğu’nun NATO’nun harekat alanı dışında kaldığını öne sürerek 5. madde ile üstlendikleri sorumlulukları karşılama konusunda isteksiz davranmış, Türkiye’nin acil isteği ancak 1991 yılında hayata geçirilebilmişti. Fakat “alan dışılık” tartışmasını 1999 yılında Kosova müdahalesinde uygularken Türkiye hava operasyonlarına ciddi bir destek sağlamıştı. Türkiye benzer bir hayal kırıklığını, 2003 yılında ABD’nin Irak işgali sırasında yaşamıştı. Artan risk ve tehditler karşısında NATO’dan 4. maddesini hayata geçirmesini resmen talep eden Türkiye karşısında üye ülkeler, Türkiye’ye yönelik hükümleri ABD’nin Irak’ı işgal planının uluslararası hukuka uygunsuzluğunu gerekçe göstererek işletmemişlerdi. Dolayısıyla, Türkiye’nin 4. madde bağlamında talepte bulunduğu istişare toplantısı da gerçekleşmemişti. Bütün bu örnekler, Türkiye’nin NATO’dan talep ettiği hava savunma sistemleri konusu da eklendiğinde, İttifak’ın Türkiye’nin güvenliği konusunda hiç de cömert olmadığını gösteriyor. İttifak Türkiye’ye yönelik sorumluluklarını yerine getirme konusunda isteksiz ya da geç davranırken Türkiye kendi güvenlik sorunlarını kendi başına halletmeye çalışmış, diğer yandan ise NATO’nun ilgi alanına aldığı krizlerde en çok askeri katkıda bulunan ülkelerden birisi olmuştur. Bosna, Kosova, Makedonya, Afganistan ve Libya’da icra edilen NATO harekâtlarında Türkiye hep ön sırada yer almıştır. Bu krizlerden en önemlisi, kuşkusuz Afganistan’da 2001 sonrası yaşanan istikrarsızlıktır. Türkiye Kabil gibi en çok sorun yaşanan şehir ve bölgelerde komutayı üstlenme konusunda tereddüt dahi etmemiştir.
SURİYE VE PATRİOTLAR
Suriye’deki iç savaş Türkiye için de büyük tehditler doğuruyordu. 22 Haziran 2012’de askeri uçağımız düşürülmüş, iki pilotumuz şehit olmuştu. Rejime bağlı unsurların muhalif gruplarla çatışması sırasında topraklarımıza sık sık havan mermileri isabet ediyordu. 3 Ekim 2012’de Akçakale’ye düşen top mermisi 5 kişinin ölümüne neden olmuştu. Üstelik Suriye’den gelen tehdit giderek büyüyordu. Türkiye’nin NATO’ya “ortak savunma prensibi”ni hatırlatması kaçınılmazdı. Üst üste gelen olaylar üzerine Türkiye 21 Kasım 2012’de NATO’ya başvurarak Patriot savunma sistemi talep etti… Beklenti, Patriotların, Suriye’deki tehdit sona erene kadar görev yapmasıydı. Ama öyle olmadı… O talep doğrultusunda Türkiye’ye konuşlandırılan ABD ve Hollanda füzeleri bir süre sonra geri çekildi. Almanya’ya ait Patriotlar ise 23 Aralık 2015’te İskenderun Limanı’ndan ayrıldı. Böylece Türkiye, Suriye’den gelen hava tehdidine karşı yalnız bırakıldı.
S-400 VE F-35 MESELESİ
Suriye meselesinde Türkiye’nin aktif dış politikası batı dünyasındaki iki yüzlülüğü ortaya çıkardı. Patriot sistemlerini çekerek Türkiye’yi savunmasız bırakmayı amaçlayan batı dünyası, Rusya ile yapılan S-400 Hava Savunma Sistemi anlaşmasından rahatsız oldu. F-35 Savaş Uçaklarının ortaklarından biri olan Türkiye, S-400 almaması için köşeye sıkıştırılmaya çalışıldı.