• Haberler
  • Gündem
  • Velayet ve Boşanma Davalarında Yeni Dönem: AYM'nin Son Kararları Çocuğun Üstün Yararını Yeniden Gündeme Taşıdı

Velayet ve Boşanma Davalarında Yeni Dönem: AYM'nin Son Kararları Çocuğun Üstün Yararını Yeniden Gündeme Taşıdı

Anayasa Mahkemesi'nin 2026 yılında boşanma ve velayet uyuşmazlıklarına ilişkin verdiği kararlar, aile mahkemelerinde yürütülen yargılamalarda yalnızca anne ve babanın taleplerinin değil, çocuğun üstün yararı ile aile hayatına saygı hakkının da ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha gündeme taşıdı. Özellikle müşterek çocukların velayetinin belirlenmesine ilişkin 18 Haziran 2026 tarihli ihlal kararı, aile hukuku alanındaki gelişmeleri yakından takip edenlerin dikkatini çekti.

Boşanma davalarında eşler arasında yaşanan mal paylaşımı, nafaka ve tazminat uyuşmazlıklarının yanında en hassas başlıklardan birini çocukların velayeti oluşturuyor. Tarafların boşanma konusunda anlaşamadığı çekişmeli davalarda velayet meselesi kimi zaman yargılamanın en uzun ve kapsamlı inceleme gerektiren bölümü hâline gelebiliyor.

 

Anayasa Mahkemesi’nin 18 Haziran 2026 tarihli İkinci Bölüm toplantısında aldığı bir karar da bu konuyu yeniden hukuk gündeminin öne çıkan başlıkları arasına taşıdı. Mahkeme, 2025/40744 başvuru numaralı dosyada müşterek çocukların velayetinin babaya verilmesi nedeniyle yapılan bireysel başvuruyu inceledi. Açıklanan toplantı sonucuna göre başvurucunun aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiası kabul edilebilir bulundu ve Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine karar verildi.

Kararın ayrıntılı gerekçesinin ortaya koyacağı değerlendirmeler aile hukuku uygulaması açısından ayrıca önem taşıyacak. Bununla birlikte açıklanan sonuç dahi velayet kararlarının yalnızca klasik anlamda bir anne-baba uyuşmazlığı olarak ele alınmadığını; meselenin anayasal haklar açısından da denetlenebildiğini gösteriyor.

Velayette temel soru: Çocuk için hangi seçenek daha uygun?

Türk aile hukukunda velayetin belirlenmesi konusunda kamuoyunda bazı yaygın kabuller bulunuyor. Küçük yaştaki çocuğun mutlaka anneye, erkek çocuğun belirli bir yaştan sonra babaya veya ekonomik durumu daha iyi olan tarafa verileceği yönündeki düşünceler bunların başında geliyor.

Oysa velayet değerlendirmesi bu tür tek başına belirleyici kabuller üzerinden yapılmıyor. Mahkemelerin önündeki temel mesele, somut olayın koşullarında hangi düzenlemenin çocuğun üstün yararını daha iyi koruyacağının tespit edilmesi.

Çocuğun yaşı, eğitim düzeni, sağlık durumu, ebeveynleriyle kurduğu ilişki, mevcut yaşam ortamı, bakım ihtiyaçlarının hangi tarafça ve nasıl karşılandığı gibi çok sayıda unsur değerlendirmeye konu olabiliyor. Yeterli idrak gücüne ulaşmış çocukların görüşlerinin alınması da dosyanın özelliklerine göre önem kazanabiliyor.

Anayasa Mahkemesi de daha önceki velayet kararlarında, velayet ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin uyuşmazlıklarda temel amacın tarafların iddiaları ve mevcut deliller değerlendirilerek çocuğun üstün yararının belirlenmesi olduğunu vurgulamıştı. Yüksek Mahkeme ayrıca ebeveynlerin menfaatleri ile çocuğun menfaati arasında adil bir dengenin kurulmasına işaret ediyor.

Bu yaklaşım, velayet davasının yalnızca “hangi ebeveyn daha haklı?” sorusundan ibaret olmadığını gösteriyor. Eşlerin boşanmaya yol açan olaylardaki kusur durumları ile ebeveynlik kapasitesinin değerlendirilmesi de her zaman aynı sonucu doğurmayabiliyor.

Sosyal inceleme ve uzman değerlendirmeleri önem kazanıyor

Velayet uyuşmazlıklarının en önemli özelliklerinden biri, kararın doğrudan bir çocuğun günlük hayatını ve geleceğini etkilemesi. Bu nedenle mahkemeler gerekli gördüklerinde uzman incelemelerine başvurabiliyor.

Ebeveynlerin çocukla iletişimi, yaşam koşulları, çocuğun psikolojik ve sosyal durumu ile mevcut aile düzeni çeşitli uzman değerlendirmelerine konu olabiliyor. Dosyaya sunulan tanık anlatımları, okul veya sağlık kayıtları ve tarafların ileri sürdüğü diğer deliller de somut olayın niteliğine göre incelemede rol oynayabiliyor.

Ancak velayet konusunda yalnızca bir rapora veya tek bir olaya dayanılarak herkes için geçerli bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Çocuğun üstün yararı kavramı, her dosyanın kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesini gerektiriyor.

Bu nedenle boşanma sürecinde çocukla ilgili geçici ve kalıcı taleplerin başlangıçtan itibaren doğru şekilde ortaya konulması önem taşıyor. Velayetin yanında iştirak nafakası, çocukla kişisel ilişki kurulması, geçici velayet ve gerektiğinde koruyucu tedbirler gibi konular aynı yargılama içerisinde gündeme gelebiliyor. Antalya’da benzer bir süreçle karşılaşan kişilerin, örneğin Muratpaşa boşanma avukatı konusunda araştırma yaparken yalnızca boşanma kararına değil, çocukla ilgili taleplerin ve delillerin nasıl değerlendirildiğine ilişkin hukuki süreci de dikkate almaları gerekiyor. Antalya boşanma avukatı hizmeti veren uzmanların da konu hakkındaki görüşleri dikkate alınması hak kaybına uğramamak adına önemli olabilir.

Velayetin anneye veya babaya verilmesi kararın son noktası olmayabilir

Boşanma kararının kesinleşmesi ve velayetin ebeveynlerden birine bırakılması, çocukla ilgili hukuki düzenlemelerin hiçbir koşulda değişmeyeceği anlamına gelmiyor.

Velayet kararından sonra ortaya çıkan önemli değişiklikler yeni bir hukuki değerlendirmenin gündeme gelmesine neden olabiliyor. Çocuğun bakımının ciddi biçimde aksaması, yaşam koşullarındaki esaslı değişiklikler veya mevcut velayet düzeninin çocuğun yararı bakımından yeniden değerlendirilmesini gerektiren gelişmeler ortaya çıktığında velayetin değiştirilmesi talebi söz konusu olabiliyor.

Burada da odak noktası ebeveynlerin birbirlerine yönelik taleplerinden çok çocuğun mevcut durumunun ne olduğu üzerinde yoğunlaşıyor.

Benzer bir hassasiyet, velayeti kendisinde bulunmayan ebeveyn ile çocuk arasında kurulan kişisel ilişki bakımından da geçerli. Görüşme günleri ve süreleri belirlenirken çocuğun okul hayatı, yaşı, tarafların yaşadığı şehirler ve diğer somut koşullar dikkate alınabiliyor. Şartların değişmesi durumunda kişisel ilişki düzeninin yeniden ele alınması da mümkün olabiliyor.

Dolayısıyla boşanmanın sona ermesi, anne ve babanın çocuk üzerindeki bütün hukuki meselelerinin de kesin biçimde sona erdiği anlamına gelmiyor.

Boşanma davalarında “bir yıllık süre” de 2026’nın önemli gündemlerinden

2026 yılında aile hukukunda tartışılan bir başka önemli başlık ise Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinde yer alan fiilî ayrılığa dayalı boşanma düzenlemesi oldu.

2024 yılında yapılan kanun değişikliğiyle, daha önce üç yıl olarak uygulanan süre bir yıla indirildi. Güncel düzenlemeye göre, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bir davanın reddedilmesi ve ret kararının kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılabiliyor. Bu durumda eşlerden birinin talebi üzerine yeniden boşanma kararı verilmesi gündeme gelebiliyor.

Söz konusu “bir yıl” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin de önüne taşındı. Yüksek Mahkeme 12 Şubat 2026 tarihinde verdiği ve 17 Nisan 2026’da kamuoyuna duyurulan kararında düzenlemedeki bir yıllık sürenin Anayasa’ya aykırı olmadığına hükmetti.

Bu karar, daha önceki üç yıllık sürenin ardından yapılan kanun değişikliği açısından özellikle dikkat çekti.

Aynı gün boşanmanın uzun sürmesiyle ilgili de ihlal kararı çıktı

Anayasa Mahkemesi’nin 18 Haziran 2026 tarihli toplantısı yalnızca velayet bakımından değil, boşanma yargılamalarının süresi açısından da dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkardı.

Mahkeme, 2021/24140 numaralı başka bir bireysel başvuruda boşanma davasının uzun sürmesi ve kanunda öngörülen bekleme süresi nedeniyle evlenme hakkının ihlal edildiği iddiasını inceledi. Açıklanan sonuca göre Anayasa’nın 20. ve 41. maddelerinde güvence altına alınan evlenme hakkının ihlal edildiğine hükmedildi. Aynı dosyada gerekçeli karar hakkı yönünden de ihlal kararı verildi.

Bu noktada iki farklı Anayasa Mahkemesi sürecinin birbirinden ayrılması gerekiyor. Mahkemenin bir yıllık süreyi düzenleyen kanun hükmünü genel olarak Anayasa’ya uygun bulması, boşanma süreçlerinde ortaya çıkan her somut olayın otomatik şekilde hak ihlalinden uzak olduğu anlamına gelmiyor. Bireysel başvurularda yargılamanın koşulları ve başvurucunun yaşadığı somut sonuçlar ayrıca değerlendirilebiliyor.

Bu ayrım, 2026 yılındaki aile hukuku gündeminin önemli başlıklarından birini oluşturuyor.

Boşanma davasında velayet neden ayrı bir hazırlık gerektiriyor?

Velayet talebi bulunan bir boşanma davasında yalnızca eşler arasındaki olayların kronolojik olarak anlatılması yeterli olmayabiliyor. Çocuğun hayatını doğrudan ilgilendiren hususların da somutlaştırılması gerekiyor.

Çocuğun kimin yanında yaşadığı, günlük bakımını kimin üstlendiği, okul düzeninin nasıl devam ettiği, sağlık ihtiyaçları, ebeveynlerle iletişimin niteliği ve tarafların çocuğa sağlayabilecekleri ortam yargılama sırasında önem taşıyabiliyor.

Mahkemenin değerlendirmesini etkileyebilecek önemli bir diğer konu ise ebeveynlerden birinin diğer ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkinin devamına yaklaşımı. Çünkü velayet hakkı, çocuğun diğer ebeveyninden tamamen koparılması şeklinde değerlendirilmemeli. Çocuğun üstün yararına aykırı özel bir durum bulunmadığı sürece kişisel ilişkinin devam ettirilmesi de aile hukukunun önemli konuları arasında bulunuyor.

Bu nedenle velayet uyuşmazlıklarında tarafların birbirlerine yönelik iddiaları kadar çocuk üzerindeki fiilî etkilerin de ortaya konulması gerekiyor.

2026 kararlarının ortak noktası: Dosyaya özgü ve gerekçeli inceleme

Son Anayasa Mahkemesi kararları birlikte değerlendirildiğinde aile hukuku uyuşmazlıklarında otomatik kabuller yerine somut dosyaya özgü incelemelerin önem kazandığı görülüyor.

Velayetin anneye veya babaya verilmesi, ortak velayet ihtimali, çocukla kişisel ilişkinin nasıl kurulacağı ya da boşanma sürecinin ne kadar devam ettiği farklı hukuki değerlendirmelere konu olabiliyor. Ancak çocuk bulunan dosyalarda ortak payda büyük ölçüde çocuğun üstün yararının korunması olarak öne çıkıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin 18 Haziran 2026 tarihinde müşterek çocukların velayetinin babaya verilmesiyle bağlantılı bir başvuruda aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetmesi de velayet kararlarında etkili, yeterli ve somut olaya dayalı bir yargısal değerlendirmenin önemini yeniden gündeme getirdi.

Kararın ayrıntılı gerekçesi ve ilerleyen dönemde aile mahkemeleri ile yüksek yargı mercilerinin vereceği yeni kararlar, velayet hukukundaki uygulamanın yönünü daha net gösterecek.

Şimdilik ortaya çıkan tablo ise açık: Boşanma davasında eşler arasındaki uyuşmazlık evlilik birliğinin sona erdirilmesiyle ilgili olsa da çocukların bulunduğu dosyalarda hukuki değerlendirmenin merkezinde anne veya babanın üstünlüğünden çok çocuğun geleceği ve üstün yararı bulunuyor.

Bu içerik güncel yargı kararları hakkında genel bilgilendirme amacı taşımaktadır; somut bir uyuşmazlık bakımından hukuki görüş veya danışmanlık niteliğinde değildir.

Bakmadan Geçme