Algılar ne olgular ne
Prof. Dr. Fatih Mehmet Öcal
Yeni yılla birlikte özellikle ekonomi açısından başta asgari ücret, memur ve emekli maaşlarının TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verileri kaynak alınarak neredeyse tüm rakamların yenilendiği, ayarlamaların yapıldığı ve güncellendiği dönemleri yaşamaktayız. Özel sektörde faaliyet gösteren firmalar da enflasyon, asgari ücret, memur ve emekli maaşlarındaki yükselişi referans alıp maliyetlerinin arttığını gerekçe göstererek, tüm mal ve hizmetlerin fiyatlarında ayarlamaya gitti. Burada ortaya çıkan sorun yada hükümetin yılardır bir türlü önüne geçemediği durum, asgari ücretin belirlenmesi aşamasına yaklaşık birkaç ay gibi bir süre kaldığında firmaların satmış oldukları mal ve hizmetlerin fiyatlarını keyfi olarak artırmalarına seyirci kalmasıdır. Aralık ayı, yıllık ve on iki aylık ortalama TÜFE rakamları açıklanmadığı için yeni asgari ücret belirlenmeden, firmalar satmış olduğu mal ve hizmetlere yaptığı zamlarla; memur, emekli ve asgari ücretlinin gelirleri reel olarak artması gerekirken, daha ellerine bile geçmeden erimektedir ki, hükümet yıllardır bu sorunu söz konusu firmalara yönelik uyguladığı cezalarla çözeceğini defalarca dile getirmesine rağmen başaramadığı anlaşılmaktadır. Çünkü verilen para cezaları firmaların kazancı yanında komik kalmakta, firmalar da asgari ücretin artış zamanı yaklaştığında hiçbir şey olmamış gibi fiyatları artırmaya devam etmektedirler. Özellikle ulusal ölçekte yayılmış marketler zincirinin bu konuda başı çektiği anlaşılmaktadır. Daha net olarak ifade etmek gerekirse, verilen onlarca milyonluk cezalar bu firmaların ülkeye yayılmış oldukları göz önüne alındığında bir saatlik kazancından bile düşük olduğu söylenmektedir. Böyle olunca da, fiyatların yükselme oranı gelirlerden fazla olmakta, süreç firmaların lehine halkın çok büyük kesiminin aleyhine devam edip gitmekte, halk kendi yaşam kalitesinden fedakarlık yaparak hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
Üzerinde durulması gereken diğer bir konu ise, güven bağlamında çok fazla soru işaretlerini bünyesinde barındıran TÜİK’in açıkladığı verileri hükümetin baz alarak, maaşları belirlenmesidir. Ülkemiz kamuoyu büyük bir ekseriyetle TÜİK tarafından açıklanan ne enflasyona ve ne de ona göre hesaplanıp verilen maaş zamlarına güven duymakta ve memnun olmaktadır. Çünkü halkın en çok tükettiği temel mal ve hizmetlerin [(gıda, giyinme, ısınma, elektrik, su, doğal gaz gibi talebin fiyat esnekliği (0 < e1 < -1) sert olan mal ve hizmetler)] fiyatlarındaki artış, açıklanan enflasyon oranından çok fazladır. Bu nedenle örneğin günlerdir hükümete yakın kaynaklar tarafından beklenti içine sokulan, yaklaşık %80’i, 16-18 bin TL. bandında maaş alan emeklilere verilen %18,48’lik zam oranı ile maaşları, büyük bir müjde ile 20 bin TL. düzeyine ancak gelebilmiştir ki, bu maaş orta kalitede ve oturulabilecek bir evin kirasına bile yetecek düzeyde değildir.
Hükümetten beklenen öncelikle en düşük emekli maaşını örneğin 30 bin TL. gibi asgari ihtiyaçları karşılayacak düzeyde belirlemeli, sonrasında ise zam oranını eklemesi yönündeydi. Piyasanın ve akan hayatın gerçeklerine uygun şekilde maaş güncellemesi (emekli, çalışan memur, işçi) yapmadan, TÜİK’in açıkladığı verilere dayanılarak yapılan zamlar, gelir dağılımını daha da bozmaktan öteye bir işlevi yerine getirmeyecektir.
Hemen akla, söz konusu maaşları vermek için kaynak nerede? sorusu haklı olarak hemen akla gelmektedir. Cevabı ise gayet basit, açık ve nettir; kamu kurumlarının (bakanlıklar, belediyeler) ihalelerinin şeffaf, dürüst, adil olarak yapılması ve firmaların çoğunun, yararlandıkları istisna ve muafiyetler yanında, hukuki boşlukları değerlendirerek üretimle ilgisi olmayan giderleri masraf göstererek kazançlarına göre neredeyse vergi vermemelerinin önüne geçilmesi yeterlidir. Sonrasında vergi yoluyla sağlanan gelirler, katma değer oluşturan yüksek teknolojiye dayanan verimli alanlara yönlendirilmelidir.