Yeni Haber 'Feylesofca'
Selçuk Üniversitesi öğrencileri tarafından hazırlanan felsefe sayfamız 'Feylesofca' bu hafta da dolu dolu...
YANILSAMANIN İÇ ÇEKİŞLERİ
Gözümü açtığımla kapattığım bir oldu. Işık huzmesi önce kafatasımı beyin hücrelerimden ve dolaşarak zihnimin derinliklerinde benden ayrı, bana ait olmayan gölgeleri öbek öbek ayırdı. Sanki gözümün gördüğü şeyler yansımanın yanılsamasıydı. Yanılıyordum. Her şeyi yerli yerince oturtmuş, dünyamın gölgesinde kendi gölgelerimle yetiniyordum. Sahi ışık huzmesinden mi afalladım böyle? Sorularım yanıtsız kalıyordu...
Etrafımda uğultulu sesler, cama ince ince değen yağmur damlaları, pencere kenarında duran çiçeklerin yapraklarına hafifçe vuran rüzgâr; işte tüm burukluğu ve hüznüyle geliyordu sonbahar. Kafamı çevirdiğim an elimin bir bardak dolusu sıcak çayı, tüyleri süpürmekten ve fırçalamaktan kabartılmış halının üstüne devrildi. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde düşünürken bir yandan hızlı hızlı hareketlerde bulunmaya başladım. Farkında değilim, deri koltuklardan çıkan ses beni rahatsız ettiği gibi yüreğime de korku salıyordu. Telaş ile olduğum yerden kalkıp dolabın içinde bulunan bezin birisini aldım, silmeye başladım biraz uğraş verince çıkarmayı başarabildim. Bezi temizlemeden yerine koydum, yorgunluğumu geçirmek üzere yerden neredeyse 1 metre yüksek yatağa çıkmaya çalıştım, çıkarken daha çok yoruldum. Bu tüm şaşalı oda bana hitap etmiyordu. Duvarlarda güneşin cılız ışığıyla yansıyan apartmanların, ifadesiz çiçeğin, pencere kenarında rüzgârın küçük hışımlarına uğrayan perdenin gölgeleri dans ediyordu. Gözlerimi yattığım yerden köşelere, gölgelere ve en çokta tavana hapsediyordum. Geçmek istiyordum tüm bu evrelerden. Damarlarıma kadar hissettiğim bu burukluğun son vermesini diliyordum sadece. Fevri hareketlerimden birisini yineleyerek doğruldum, oldum olası çok kızmışımdır kendime. Bir son vermek nedir bilmez dengesiz hareketlerim. Herkesi şaşırttığı gibi en çokta küçük çocukları korkutuyor. Hâlbuki ben korkunun tecellisi olmak istemezdim ki... Birden doğruldum, oturduğum yerden loş ışığın büyüsüyle kalkıp duvarın yarı beline uzanan pencere kenarındaki koltuğa kendimi yorarcasına geçtim. Burada yaptığım en büyük faaliyet, derin bir iç çekip galiba geçmişi yâd etmekti...
Gençtim, çevik ve yaşıtlarıma göre oldukça kuvvetliydim. Annem her zaman başımın dik ele avuca sığmayan birisi olduğumu söylerdi. Hoşuma giderdi üstesinden geldiğim faaliyetler ile insanları etkilemek. Günün birinde herkes gibi ben de evlendim, eşimi seviyordum fakat bir türlü anlaşamadığımızı düşünüyordum. Yaptığımız o sert çekişmeli kavgaların tamamen onun suçu olduğunu yineleyerek sürekli kendime telkin ediyordum. Muhtemelen kendi egomun gölgesinde ondan bir haber yaşıyordum... Sağ olsun bana dört çocuk verdi, hakkını yiyemem hakkıyla sahip çıktı. Zamanla fark ediyordum değer, sevgi kıymet ne demek. Kendime olan hayranlığımı bir kenara bırakıp ona yöneldikçe merhametle bakan gözleri beni hayata bağlıyordu. Tam bağlandığım anda kendisi hayatın can kemiğini kopardı ve göçtü bu diyardan. Boğazımda düğüm düğüm onun yokluğu. Kendime tarif dahi edemem hala. Çocuklarımla o heybetli duruşun hengâmesine devam ettim, onları kendi zannımca eksiksiz bırakmazdım. Severdim, anne şefkatini eksik etmediğimi düşünürdüm. Bilhassa onların da böyle düşündüğünü anımsayarak kendimi iyi hissederdim. Alnımın akıyla büyüttüm okuttum onları. Zamanla çocuklaştığımı ve çocuklarımın bana şefkat göstermesini beklerdim. Bir gün büyük kızım Süreyya bana karşı kin beslediğini söyledi. Karşısında kanım donarcasına susmayı tercih ettim. Evladım ile duygu muhakemesini yapacak güce sahip değildim. Günlerimi, haftalarımı aldı bunu düşünmek... Zamanla bir bir yuvamdan, elimden kayıp gittiklerini gördüm. Onlar bu kayboluşu, kurtuluş olarak anımsarlardı hep. Hiçbir zaman ifade edemezdim duygularımı.
Düşünüyordum, düşünüyordum bir sonuca ulaşmayı geçtim, artık zihnimin yorgunluğu gözkapaklarımın üstüne perde perde inerek beni bitap düşürüyordu. Camın titrek buğuluğunda eşim Saliha’nın öldüğü gün gözümün önüne geldi öylece durdu, etimi kemiğimden sıyırırcasına bir acı tüm vücudumu sardı. Baştan aşağı ölümün soğuk, acımasız yanı peşi sıra tokat gibi çarpıyordu yüzüme. O gün ilk kez kendimi güçsüz ve aciz hissetmiştim fakat bunu kimseye belli edemedim. Oğlum İsmail’in dizimden ayrılmak istemeyişi gözlerimde hala damla damla yaşa sebep oluyor. İsmail’i kucaklayan diğer iki kızım Füsun ve Funda bana kanlı gözlerini dikerek, kızarak acı acı bakıyor ve annelerinin ölüm sebebi benmişim gibi davranıyorlardı. Bunları düşünmeleri bana göre olanaksızdı, gerekçesi yoktu çünkü ben böyle hissetmelerini sağlayacak davranışlar sergilediğimi düşünmüyordum. Diyorum ya, ifade edemezdim bir türlü duygularımı. Zaman epey yol aldı, aynı zamanda aklımı da. Saliha’nın yokluğu bana burukluğun sessizliğinden bir gölge getirdiği gibi evlatlarıma bağlılığımı da artırıyordu. Her geçen gün onlara karşı adımları bırakıp koşmaya başladım. Her koşuşumda nefesim kesiliyor, takatim kalmıyordu. Çareyi kaçmakta buluyorlardı. Sevmek gönlü yakın hissetmek değil miydi? Bizim zamanımızda öyleydi. Eşim Saliha gibi, dolu dolu bakarak anlaşırdık. Tahammül etmekti bizim zamanımızda değer. Basit ve köhne bir yaşamın yanılsaması değildi. Zaten git gide çocuklarımı kaybetmemin sebebi de iki lafın belini kıramamaktı. Belki de benim her şey saydığım değer onlar için bir hiçti. Koskoca bir hiç olduğunu ve hiç olduğumu kavramak epey zamanı aldı, ziyadesiyle yıpratarak. Saliha hep söylerdi, “Bağlılığımız ancak varlığımızdır.” Bunu hep kılavuz edindim kendime, var olduğum sürece her zaman bağlıydım onlara... Ne yazık ki çocuklarım sadece lüks hayat ve lüks yaşamlar peşindeydi. Okumanın ilim değil para olduğu sanrılarına kapılıp birer birer metalaştırdılar hayatlarını. Ben de birden şaşalı odanın köşesine iliştirilen paspas oluverdim gönüllerinde. Hayat dediğimiz ancak varlığımızmış. Saliha gerçekten haklıymış, var olduğumuz kadar bağlıymışız. Ölmüş olması ona bağlılığımı yitireceğim anlamına gelmiyor ya.
Gözlerim birden kapıya yanaşan taksiye çevrildi, içinden elinde çantasıyla hızlı adımlar atan birisi çıkageldi. Biraz daha dikkatli baktım ve doktor olduğunu fark ettim. Her şey monoton, kendi düzeninde ilerliyordu. Sırayla tüm odaları geziyor, ölüme ramak kala yaşamların iniltisini stetoskopla dinliyor ve yalan sözler sarf ederek kliniğine dönüp hayatını idame ettiriyordu. Biz yaşlılara da şu modern saydıkları çağa ayak uydurmak kalıyordu. Sesimizi duyan da yoktu. Hayıflanarak içimi çekmeye devam ederken birden arkadaşım Fevzi kapımı çalarak içeriye girdi.
-Tüm gün orada oturup durmadın ya? Yine kafayı yemiş gibi bir halin var. Buraya geldiğin günden beri aklında neler kurarsın öyle uzaklara bakarak? Haydi, huzur dolu(!) huzur evinin etrafını biraz turlayalım, nefes alalım.
Fevzi’nin bu iğneleyici üslubunu her zaman sevmişimdir. En azından kendini ifade edebiliyor diye düşünmüşümdür hep. Öyle ya da böyle, ben de buranın öleceğim vakte kadar misafiriyim o da. Günlerimiz dört duvarın içine sıkıştırılmış, asık suratlı hemşirelerden minnet yüklü isteklerimizle geçip gidecek. Ölümüm bir bir emek vererek inşa ettiğimiz evimizde değil de görkemli huzur evinin hissiz odasında, ansızın beni gelip bulacak. Hüzün ile karışık bu duygumun içerisinden kıvılcımlanan heyecanlı düşünce ancak Saliha’ya kavuşacak olmam... •EBRU AY
Bakmadan Geçme