Yeni Haber'de Ramazan 19. Gün - 10.04.2023

Yeni Haber ailesi olarak hayırlı iftarlar diliyoruz. Konya için bugün iftar saati 19.27

Mübarek Ramazan'ın 19. Günü

"Kişinin kendini beğenmesi bir nevi bönlük ve ahmaklıktır. Ucub, kişinin kendisi hakkında bilgi noksanlığından, Rabbini tanıyamama cehâletinden kaynaklanır."

Ayet:

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla;

Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ıçok zikredenler için güzel bir örnektir.

Allah (C.C.) ne güzel söyledi.

(el-Ahzâb, 21. Ayet)

Hadis:

Allah’ın Resulü Hz Muhammet (S.A.V.) şöyle buyurdu;

Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.

Allah’ın Resulü Hz. Muhammet (S.A.V.) ne güzel söyledi.

(Tirmizî, Radâ', 11; ‹bnMâce, Nikâh, 50.)

Dua:

Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.

Âmin

Bilal-i Habeşi (R.A.) (581-641)

581 yılında Habeşistanlı köle bir ailenin çocuğu olarak Mekke’de dünyaya geldi. Annesinin adıHamâme, babasının adıRebah’tır.

İslamiyet’i ilk kabul edenlerden ve bunu açıktan ilan eden ilk yedi kişiden biridir. Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Ümeyye’nin kölesi idi.

O zamanlar, her yerde olduğu gibi, Arabistan’da da korkunç bir cahiliyet vardı. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zayıfları ezme, zulüm ve ahlâksızlık namına ne varsa hepsi yapılıyordu.

Güçlü kimseler, zayıf kimseleri köle olarak kullanıyorlardı. İşte bu kölelerden birisi de, Bilâl-i Habeşî idi. Fakat bunun diğerlerinden farklı bir hâli vardı. Son derece mert ve dürüst idi. Bunun için Ümeyye, bunu kervanının başını koyar, mallarını bunun vâsıtasıyla uzak yerlere gönderirdi.

Bilâl-i Habeşî hazretlerinin diğer bir özelliği de, sesinin çok güzel olmasıydı. Bunun için düğün ve şenliklerde aranan bir kimseydi.

Bilâl-i Habeşî yine bir gün, bir kervanla Şam’a gitmişti. Bu kervanda, Hz. Ebu Bekir de vardı. İkisi arasındaki dostluk bu yolculukta meydana gelmişti. Bu sırada Mekkelilerin tek gelir kaynağı ticaretti.

İslâm güneşinin doğmasına ve âlemi aydınlatmasına çok az bir zaman varken, işte bu yolculuk yapılmıştı. Hz. Ebu Bekir bu yolculukta gördüğü bir rü’yâ sebebiyle sefer dönüşü iman nuru ile şereflenmişti.

Bilâl-i Habeşî, Müslüman olduktan sonra hayatında bambaşka bir safha başladı. Artık o, hak ile batıl arasında vuku bulmak üzere olan çetin bir mücadelenin azimli bir kahramanı, yalnız bir mücahidi olmuştu.

Zalim Ümeyye; O’nun Müslüman olduğunu anladığı zaman, daha da hainleşti, onu İslâm’dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl’i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi: “Muhammed’e küfret; Lat ve Uzza’ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın.”

Bilâl’in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: “AllahuAhad, AllahuAhad”, Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü.

Ümeyye b. Halef’in Bilâl’e yaptığı işkencelere çok üzülen Ebu Bekir, ona bu işkenceden vazgeçmesini söyledi. O da: Onun ahlakını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir dedi.

Bunun üzerine Ebu Bekir ona şu cevabı verdi: Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver. Ümeyye b. Halef bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Bilâl’i Ebu Bekir’e verdi. Böylece Ebu Bekir Bilal’i işkenceden kurtarmış oldu.

Bilâl daha sonra diğer ashap ile birlikte Medine’ye hicret etti. Orada Sa’d b. Hayseme’ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik oluşturulunca Bilâl’e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has’amî kardeş ilân edildiler. Bu kardeşlik köklü bir şekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Şam’da bulunduğu sırada maaş olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeşine de bir hisse veriyordu.

Hz. Bilâl, Resulullah’ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke’de kendisine her türlü eza ve işkenceyi reva gören Ümeyye’yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: “İşte küfrün başı!” Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiş ve müslümanlar derhal onun ve oğlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi.

Resulullah, Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığıtevhîd nameleriyle coşturmuştu.

Resul-u Ekrem’in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine’de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl’e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti: “Eğer sen beni Allah için azat ettinse bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!“

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: “İstediğin yere git!“

Resulullah’ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Şam’a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye’de meydana gelen gazalara katıldı.

Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin’e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye’ye gelmişti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs’e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs’e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resulullah’ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl’den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu. Bilâl Tevhîd’in bu üstün yanı olan ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer ashabResulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl’in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in irtihâlinden sonra Suriye’ye giden Bilâl,”Havlan” kasabasına yerleşti.

Hz. Bilâl, Suriye’de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’i gördü. Resulullah ona, şöyle demişti: “Beni ziyaret etmeyecek misin?“

Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine’ye gece ulaştı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem’le birlikte geçirdiği günlerin hatırasını düşünerek ağladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl’i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmişlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid’inde ezan okumuştu. Bilâl’in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye başlamışlardı. Birinci şehadetten sonra Resulullah’ınrisâletini ikrar eden şehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber’in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine’ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaşatan, herkesin hislerini coşturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem’e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl’in sesi idi.

Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuşmasındaki zevk ile mezcetmiş; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen “ah ne acı” dedikçe, Bilâl: “Oh! Ne tatlı!” diyor ve ekliyordu: “Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaşlarıyla buluşacağım.” diyordu.

Bilâl-i Habeşî, islâm’ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem’e hizmetle geçirdi. O, Resulullah’ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve işte Resulullah’dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber’in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her şeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah’ın evinin ihtiyaçlarını sağlar, sonra da müsait zamanlarda o borçlarıöderdi.

Hz. Bilâl’in doğruluk ve ahlâki, İslâm’a bağlılığı takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle değil, ashabın ileri gelenlerinden ve İslâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.

Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doğru saçlarının çoğu beyazlaşmıştı

Bilâl-i Habeşî, 641 yılında vefat etti Şam’daki Ehl-i Beyt mezarı olarak bilinen Dımaşk’ın. Bab’üsSağîr mezarlığına defnedilmiştir.

Allah Ondan Razı Olsun.

Habîb el-Acemî

Müellif: Erhan Yetik

Kaynak: İslam Ansiklopedisi

Aslen İranlı olan ailesi ve hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Ebü’l-Feyz el-Menûfî kaynak göstermeden onun bir melik oğlu olduğunu kaydeder (Cemheretü’l-evliyâʾ, II, 85). Sûfîliğe yönelmeden önce ticaretle meşgul olan ve tefecilik yapan Habîb’in, alacağını tahsil etmeye gittiğinde borçlu ödeme yapamazsa o kişiden ayrıca ayak kirası aldığı rivayet edilir. Söylendiğine göre yemek yiyeceği bir sırada kendisinden sadaka isteyen dilenciyi sert bir şekilde azarlamış, bu esnada karısı yemeğin kan kesildiğini söyleyince Habîb yaptığına pişman olarak dürüst bir tüccar olmaya ve tefeciliği bırakmaya karar vermiştir. Menkıbeye göre Habîb yoldan geçerken oyun oynamakta olan çocukların, korkarak kendisinden kaçmalarıüzerine son derece üzülmüş ve Hasan-ıBasrî’nin meclisine giderek tövbe etmiştir. Attâr, Habîb el-Acemî’nin gündüzleri Hasan-ıBasrî’den ilim tahsil edip geceleri Fırat kenarında yaptırdığızâviyede ibadetle meşgul olduğunu, Kur’an’ı doğru okuyamadığı için kendisine “Acemî”nisbesinin verildiğini kaydeder. Rivayete göre Habîb namaz kılarken âyetleri yanlış telaffuz ettiğinden Hasan-ıBasrî onun arkasında namaz kılınamayacağını düşünmüş; ancak rüyasında, kılmış olduğu bütün namazların Habîb’in arkasında kılacağı namaz hürmetine kabul edileceği, çünkü dili düzeltmekle kalbi düzeltmek arasında büyük bir fark bulunduğu kendisine bildirilerek uyarılmıştır. Bu rivayet, bâtınızâhirdenüstün tutan tasavvufî anlayışın ilk karakteristik örneklerinden biri olması açısından önem taşır. Öte yandan, İmam Şâfiî’nin muhalefetine rağmen Ahmed b. Hanbel’inHabîb’i sınamak maksadıyla ona fıkhî bir soru sorduğu ve aldığı cevaptan dolayı hayrete düştüğü, her iki imamın da kendisini takdir ettiği söylenir.

Habîb’in diğer bir özelliği de yaygın kanaate göre duaları kabul edilen bir kişi olmasıdır (İbnü’l-Mülakkın, s. 182). Attâr bu konuda çeşitli menkıbeler zikreder (Tezkiretü’l-evliyâ, s. 98). Habîb’in eşi Amre de dönemin kadın zâhidlerindendi. Habîb el-Acemî’ninölümü için kaynaklarda 113 (731), 120 (738), 125 (743) ve 130 (747-48) olmak üzere farklı tarihler verilmektedir.

İbn Hacer’e göre Habîb sika bir hadis râvisidir (Tehẕîbü’t-Tehẕîb, II, 189). Hasan-ıBasrî, İbnSîrîn, EbûTemîme el-Huceymî ve Bekir b. Abdullah’tan hadis rivayet etmiş, kendisinden de Süleyman et-Teymî, Hammâd b. Seleme, Ca‘fer b. Süleyman ve Mu‘temir b. Süleyman rivayette bulunmuşlardır. Buhârî de el-Edebü’l-müfred (I, 366) ve et-Târîḫu’l-kebîr’de (II, 326) ondan bahsetmiştir. İbnü’l-Cevzî, hadis râvisi olan Habîb’in başka bir kişi olduğunu söylüyorsa da (Ṣıfatü’ṣ-ṣafve, III, 321) bu bilgi başka kaynaklarca doğrulanmadığı sürece ihtiyatla karşılanmalıdır.

Habîb’in tasavvuf tarihi açısından asıl önemi, zühd döneminden sonraki asırlarda teşekkül eden tarikatların silsilelerinde Hasan-ı Basrî’den sonra yer almış olmasıdır. Bu silsilelerde Dâvûd et-Tâî onun müridi olarak görülür. Nakşibendiyye, Kādiriyye, Mevleviyye gibi büyük tarikatların silsilelerinde yer alması menkıbelerinin günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.

BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, el-Edebü’l-müfred(nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Kahire 1388/1968, I, 366.

a.mlf., et-Târîḫu’l-kebîr, II, 326.

Serrâc, el-Lümaʿ, s. 222.

Dûlâbî, el-Künâve’l-esmâʾ, Beyrut 1983, II, 95.

İbnEbûHâtim, el-Cerḥve’t-taʿdîl, III, 112.

Makdisî, Kitâbü’t-tevvâbîn, Beyrut 1984, s. 200 vd.

EbûNuaym, Ḥilye, VI, 149-155.

Kuşeyrî, er-Risâle, II, 687, 720.

Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 183 vd.

İbnAsâkir, TârîḫuDımaşḳ, IV, 32-38.

Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ(trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1984, s. 96-102.

İbnü’l-Cevzî, Ṣıfatü’ṣ-ṣafve, III, 315-321.

Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, I, 212, 457.

a.mlf.,Aʿlâmü’n-nübelâʾ, VI, 143.

İbnü’l-Mülakkın, Ṭabaḳātü’l-evliyâʾ, s. 182-186, 493, 504, 513, 521, 528.

İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, II, 189.

Şa‘rânî, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 67.

Münâvî, el-Kevâkib, I, 100.

Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 75-78.

Ebü’l-Feyz el-Menûfî, Cemheretü’l-evliyâʾ, Kahire 1967, II, 85 vd.

Ali Sâmî en-Neşşâr, Neşʾetü’l-fikri’l-felsefîfi’l-İslâm, Kahire 1978,

Ucub ve Kibir

Makale: Zeki Soyak

“Hem yeryüzünde azametle yürüme, çünkü sen ne Arzı yırtabilirsin, ne de boyca dağlara yetişebilirsin. (İsrâ, 37)

Kişinin kendini beğenmesi bir nevi bönlük ve ahmaklıktır. Ucub, kişinin kendisi hakkında bilgi noksanlığından, Rabbini tanıyamama cehâletinden kaynaklanır. Bir kişi kendisini tanısa:

1- Acizliğini,

2- Muhtaçlığını

3- Fâniliğini,

4- Kendisinde var olan her şeyin emanet olduğunu,

5- Neticede hiçliğini bilmiş olsa, asla ucbe düşmez, kendini beğenme hastalığına yakalanmaz. Kendini tanıdığı zaman Allah Teâlâ’nın yüce kudreti, azameti karşısında tevâzu ile boyun eğer, kulluğunu idrak eder ve teslim olur.

Kendini beğenen bir kimse:

1- Kibir yani büyüklenme hastalığına yakalanır.

2- Yapmış olduğu basit hizmetleri gözünde büyütür.

3- Kendini beğenen kişi istişâre etmek ihtiyacı hissetmez.

4- Bilgilerinin yanlış ve doğru olduğuna bakmadan, onları tabulaştırır.

5- Bilmediklerini, bilenlerden sormasına mâni olur.

6- Kendi düşüncelerini, görüşlerini beğendiğinden şayet güç sahibi ise bu düşünce ve görüşlerini topluma zorla kabul ettirmeye kalkışır. Tahakküm eder, zulmeder.

7- Kendini beğenmek, kişiyi hayır öğütlere, uyarılara karşı kör ve sağır yapar. Neticede feraseti ve basireti körlenir. Cahil bir zorba olur çıkar.

8- Kendini beğenen kişi, kendisinden başka herkesin aldandığı, yanıldığı, sapıttığı sadece kendisinin kurtulduğu düşüncesine kapılır

Allah Teâlâ kendini beğenen, kibirlenen kişileri asla sevmez. Kendini beğenmek ve büyüklenmek aynı haset gibi ilk kere İblis’ten sâdır olan bir ahlâk-ı zemimedir. O kendini beğendi de, Âdem aleyhisselamın topraktan kendisinin ise ateşten yaratıldığını ileri sürerek, Âdem aleyhisselama secde etmeyerek ebediyen kaybedenlerden oldu.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Bir zamanlar biz, meleklere, Âdem’e secde edin dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı da kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

“Andolsun ki sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, Âdeme secde edin diye emrettik. İblisten başka hepsi secde ettiler. Fakat o secde edenlerden olmadı.

Allah şeytana dedi ki: Sana emrettiğim halde niçin secde etmiyorsun? (İblis): Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın dedi.

Allah, öyleyse, oradan (cennetten) in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. (Oradan) çık. Çünkü sen aşağılıklardansın. (A’raf 7/11-13)

İşte ucub ve kibrin kötüâkıbeti. Büyüklük taslamak İblis’in haddi olmadığı gibi hiçbir kulun da haddi değildir. Büyüklük ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın şânındandır.

Allah Teâlâ kendini beğenenleri, büyüklenenleri sevmez, onların hasmıdır. Ucub ve kibir şeytanın, kâfir ve münafıkların ahlâkındandır. Onların ahlâkı ile ahlâklanmak bir müslümana asla yakışmaz.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Fakat âhirete inanmayanlar var ya onların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.

Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de , açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.(Nahl 16/22-23)

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zirâ Allah, kendini beğenmişövüngen kimseleri sevmez.” (Lokman 31/18)

Tarihî hadiseler göstermektedir ki, kendini beğenen, büyüklenen, cahillerin sonlarıçok kötü olmuştur.

Firavun ilahlık iddiasında bulundu. İsrailoğullarını tahkir etti. Büyüklendi, kendini beğendi de, Hak dini kabul etmedi. Neticede Allah Teâlâ onun burnunu yerlere sürdü. Kızıldeniz’de askerleriyle beraber helak oldu.

Keza Nemrut da kendini beğenip, büyüklendi, ilahlık iddiasında bulundu. Hz. İbrahim aleyhisselamı ve onun getirdiği hak dini küçümseyerek reddetti. İnkârında inat etti. Sonuçta topal bir sivrisinek burnundan girip beynine ulaştı. Başladı beynini yemeye ve Nemrut helâk oldu.

Rasûlullahsallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurmaktadır:

“Allah buyurur: İzzet benim gömleğim, kibriya ise benim ridâmdır. Her kim bu ikisinde benimle mücadele ederse ona azab ederim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, el-Mektebetü’ş-Şâmile, 20/287, H. No: 9756; Müslim, Birr136)

Bu hususta diğer bir hadis-i şerif de şöyledir:

“Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” buyurdu. Bir adam, fakat kişi elbisesinin ve ayakkabılarının güzel olmasını ister, dedi.

Rasûlullahsallallahu aleyhi ve sellem:

Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, hakkı inkâr edip insanlara üstünlük taslamaktır buyurdu. (Müslim, İmân 147; Tirmizî, Birr 61)

Kendini beğenmiş, büyüklük taslayan kişilerin cehennemdeki durumlarını Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemşöyle haber vermektedir:

“Kıyamet gününde kibirli kişiler, zerre kadar küçük adamlar şeklinde haşrolunacaklardır. Her taraflarından zillet ve meskenet akacaktır. Cehennemdeki Bûles adında bir zindana sürülecekler, üzerlerine alev alev ateş yükselecektir. Ayrıca Tînetü’l-habâl denilen cehennem ehlinin irinlerinden içirileceklerdir. (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyamet 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, el-Mektebetü’ş-Şâmile, 14/366, H. No: 6837)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:

İnsanlar, ya cehennem kömüründen başka bir şey olmayan ölmüş ecdatlarıyla övünmekten vazgeçerler ya da Allah katında burnuyla pislik yuvarlayan mayıs böceğinden daha âdi bir dereceye düşerler. Allah Teâlâ sizlerden câhiliye kibrini temizledi. Artık kişi ya muttakî bir mümindir ya da şakî bir fâcirdir. İnsanların hepsi Âdemin çocuklarıdır. Âdem ise topraktan yaratılmıştır.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, el-Mektebetü’ş-Şâmile, 23/96, H. No: 11065; EbûDâvud, Edeb 121; Tirmizî, Menakıb 75)

Kibirli insan, kendini beğenen kişi, çorak araziye benzer, üzerine nice bahar yağmurları, barân-ı rahmet yağar da, ondan nasibini alamaz. Şerha şerha yarılır. Diken ve çalıdan başka bir bitki neşvünema bulmaz. Onlar ülserli mideler gibidir. Nice güzel yiyecek ve içecekler, böyle bir midede ya safra olur ya da kusularak dışarıçıkarılır. Testilerini, tadı, rengi ve kokusu bozulmuş, tefessüh etmiş temiz olmayan sularla doldurduklarından, şakır şakır, berrak suların aktığı pınarlara uğrarlar da, testilerine bir yudum su alamazlar. Onlar cidden mahrumlardır.

Şeyh SâdiŞirâzi Bostan’ında şöyle bir kıssadan bahseder. Kıssadan hisse alanlar, alabilenler için güzel bir meseldir.

“İlimde az bir behresi olan bir kişi vardı. Kendini ilm-i nücumda büyük birisi görürdü. Başı kibirle sarhoştu. Bu kişi uzak yerlerden kalkıp Guşiyar’ın yanına geldi. Gönlüöğrenmek hevesiyle, aynı zamanda gururla, kibirle doluydu. Guşiyar’ın yanında bir müddet kaldı. Fakat Guşiyar ona bir şey öğretmek istemiyordu.

Nihayet bu kişi bir şey öğrenemeden, geldiği yere dönmek istedi. O zaman büyük âlim Guşiyar ona şöyle dedi: Sen kendini akıl ile ilim ile dolu zannetmişsin. Dolu kab tekrar doldurulabilir mi? Dâvâ ile dolusun. Onun için boş gidiyorsun. Boş gel ki ilim ile dolu dönesin.”

Ucub ve kibrin ilacı tevâzudur. Tevâzu ilacını kullanmayan ucub ve kibir hastalığından asla kurtulamaz. Bilmeliyiz ki İblis’in ve onun yarânlarının ahlâkı olan ucub ve kibirden uzaklaşıp, Peygamber ahlâkı olan tevâzu ile ahlâklanmadıkçarüsvaylıktan, zillet ve meskenetten kurtulamayız.

İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takva sahiplerinindir.

Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha üstününü veririz. Kim bir kötülük getirirse, o kötülüğü işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” (Kasas 28/83-84)

(Kasas 28/83-84)

Bakmadan Geçme