Ömer Kocabaş

Havadan sudan

Ömer Kocabaş

İnsanlardaki bencillik öyle bir boyuta ulaştı ki artık tabiatı, mevsimleri de yönetmek istiyor. Yağmur yağmalı ama ihtiyacımız kadar(!) Kuraklık olmasın, susuzluk çekmeyelim ama sel de olmasın. Teknoloji gelişti, işin uzmanları günler öncesinden uyarı yapsa da adamlar ille de özel aracı ile trafiğe çıkıp, kaosa mütevazı de olsa bir katkı sağlayacaklar. Belediyeciliğin sınıfta kalması da tereddüt edilerek eleştiriliyor. Selin yaşandığı yer ilçe belediyesinin mi sorumluluğunda, büyükşehir belediyesinin mi?  Belediye hangi partide, bizimkiler de mi yoksa onlarda mı? Biz kim miyiz? Saçma sapan bir politikleşmenin ortasında bırakılmış sıradan insanlarız. Yeni nesil gazeteciliğin vatandaşa yansıması da bu oldu. İnsanların büyük çoğunluğu desteklediği partinin sözcüsü gibi konuşmaya başladı.

İstanbul’da yaşanan sel, 84 yıllık yağış rekorunu kırmış. 84 yıl önce bugün İstanbul diye nitelediğimiz yerin yüzde 90’ı boş arazi olduğundan emin olun o zaman toprak suyu rahatlıkla emmiştir. Bugünkü gibi sözde bir felaket yaşanmamıştır. Sözde felaket diyorum çünkü bir şeyin felaket olarak adlandırılması için bir anda beklenmeden oluşması gerekiyor. İstanbul için bu tarz şeyler oldukça olağandır. Çünkü saçma sapan bir şehirleşme yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Şehrin artık başı sonu belli değil. İsminde vadi, dere geçen yerlerde sel olmayacak da ne olacak anlamadık ki? Zamanında yüz tane müstakil evin olduğu mahallelere bugün yüksek katlı binlerce konut yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Böyle bir ortamda yaşananlar az bile.

İstanbul’un çarpık kentleşmesini elbette bir iktidarın sırtına yüklemek doğru değil. Fakat İstanbul’un son 25 yılına bakıp, hükümeti de eleştirmeyecek miyiz? Bütün bu çarpık şehirleşmenin üstüne bir de kanal İstanbul projesi geliştiriliyor. Boğazdaki gemi trafiğini azaltmak için bir kanal projesi gerekiyorsa yapılabilir. Fakat daha ortada kanal yokken rantı konuşuluyor. Hükümet çıkıp “Orada bir kanal oluşturacağız, çevresini yerleşime açmayacağız. Kamu arazisi olmayan kısımları da kamulaştırıp, kanal çevresini boş bırakacağız” demiyor, diyemiyor. Kanal çevresindeki arazilerin şimdiden kapışıldığı konuşuluyor. Böyle bir mantıkla geliştirilen şehirden ne beklenir ki?

Bir ara İstanbul’un sürekli artan nüfusu kafaya takılır, bununla ilgili projeler falan geliştirilirdi. Şehre pasaport ile giriş bile gündeme gelmişti. Şimdi ise hepsi unutuldu. Saldım çayıra Mevla’m kayıra diye düşünülüyor. Sürekli geliştirilen projeler sayesinde Kocaeli ve Edirne’de böyle giderse 20 yıla kalmaz İstanbul’un ilçesi haline gelir. Şehirde ayakta kalan yaşar, kalamayan bir şekilde geldiği yere döner. Uyuşturucu, sanal kumar, borsa manipülasyonundan elde edilen devasa gelirle nasıl olsa yapılan lüks konutların alıcı var. Yabancılar vatandaş olabilmek için yüksek kur sayesinde onlar için neredeyse bedava denilebilecek paralara oturmayacakları evi alıp geçiyorlar. İşin tuhaf tarafı herkes her şeyin farkında. Ancak kriz ortamında kısa süreli suçlanacak birileri aranıyor. Anlaşılan yıllardır beklenen büyük İstanbul depremi gerçekleşesiye kadar da bu zihniyet devam edecek.  

Selin yaşandığı yerlere baktığımız zaman bir tane bile boş alanın olmadığını görüyoruz. Yüksek katlı evler, dükkânlar ve yollar. Sembolik şekilde küçük parkların dışında toprak alan yok –ki parkların yarısı da yürüyüş yolu, oyun alanı diye yine toprak değil-  Böyle bir ortamda ne bekleniyor inanın bilmiyoruz. Sonbaharda yağmur yağar “sel felaketi”, kışın kar yağar “beyaz esaret,” yazın güneş doğar, “kavurucu sıcaklar” sizin anlayacağınız sürekli şikâyet. İşte bu kadar benciliz. Biz tabiatı kafamıza göre tahrip edeceğiz. Yüz metrekare boş araziye bile buraya acaba ne yapabiliriz diye bakacağız sonrasında utanmadan şikâyet edeceğiz. İki gün sonra bütün bunlar da unutulur. Yeni yapılacak evler de sele dayanıklı diye pazarlanır. Belediyeler suçlayacak birilerini bulur. Her şey olması gerektiği gibi olur gider…    

Bir durup, nefes alıp, nereye gidiyoruz diye bakmamız gerekiyor. Sıradan insan bunu bir yere kadar yapabilir. Asıl hükümetin, belediyelerin yapması gereken bu. Çarpık şehirleşmenin sorumluluğunu müteahhitlerin, gecekondu arazisinden beş daire kazanacağım diye düşünen açgözlü vatandaşın sırtına yüklemek kolaycılıktan başka bir şey değildir. Tabii durup, nefes alıp düşünmek için önce yetkililerin böyle bir derdi olması gerekiyor. Böyle dertli birini maalesef göremiyoruz. Büyük çoğunluk talandan kendisine düşecek payın peşinde… 

Yazarın Diğer Yazıları