Sabit Talha Şahin

Cüdâ

Sabit Talha Şahin

“Cüdâyım âşiyânımdan...”

Arzuların ötesinde bir düştü o, siması yalnız gece aydınlanan; sözü satırlara saklanan, hayatı bana fısıldayan.

Esen rüzgarlardan kulaklarıma ulaşan bir sedaydı adımları, nefesim kadar tanıdık; sözlerim kadar yabancı. 
Bir gemiydi vuran kıyımıza, sonbaharın hırçın dalgalarına göğüs gerebilen kaptanıyla -nâmı yalnız bu demir yığınıyla anılan- solmuş yüzü, kan oturmuş gözleri ile bana o simâyı; bakışlarının ardına sakladığı nice hülya yalnız sözcüklerinde hayat bulan gölgeyi, hatırlattı. 

Aşıldıkça dalgaları, deniz, geri aldı kalanları. Ufuktan dahi görünmez oldu canları.

Minik adımların etrafta çizdikleri sembolleri, deniz kabuklarıyla yaptıkları kalpleri göremedi kalanlar.  Yalnız gemi şahitti onların tutsaklığına, umuttan haber var mıdır bilinmezken. Ürperdi kalanlar, tenlerini yakan Güneş'ten daha güçlü bir rüzgar esiyordu her birinin teninde. İster özlem densin adına ister pişmanlık, yaşanamayanların soğuk yelleriyle üşüyor; yavaşça hakikate vakıf olmanın acısını varlıklarının ücra köşelerinde hissediyorlardı.

Gerçeği bilenler, kalanlar, bir kıyı daha görmemek üzere gidiyordu uzaklara. Yelken açtıkları yolda rüzgar, denizin âdeta bir afacanın başını okşarcasına ilerleyen dalgalarıyla dans ediyor;  ahengi tattırdığı her bir dalgayı hırçınlaştırıyordu. Zulmü burada sonlanmıyor, ihtişamı kendinden bir parça olduğuna kanıt kılıcı ile kesik atıyordu dalgalara, tenlerine değen bu ahengin acısı ve zevkiyle güçlendiriyordu onları.

Sürükleniyordu kalanlar,  çokça isimdi peşlerinden gelen: deniz için kalanlar, kıyıdakiler için kimileri "biri" kimileriyse "bir". 

Anıldı kalanlar, kıyıya yaklaştıkları lahza kadar. Unutuldu, ufka sürüklendikleri saniyeler bitmeden; hikayeleri birkaç tozlu satır ardında kaldı.

Hayatlar kalanlardan denize, kıyıdan boşluğa sürüklendi.

Şüphesiz her nefesin kaderi, ahvali belirsiz gemide yazılmamıştı. Kendi kulaçlarına yenik düşüp sürüklenen, ilk kürekleri sonra kayıkları kaybolan nicesi de gizlendi satır aralarına. Onlar, kalanlardan değildi. Bir isimle anılacak olursa: var olanlardı. Orada oldukları kadarıyla bilinen lakin kaderinin sırrına erilemeyen hayatlar. 
Çokça ses karıştı denize o gece. Sessizliğin, sonsuzluğun gün doğumu ulaşmadan sözcükler döküldü yüreklerden; kalanlardan. 

Nice cümle yükseldi yavaşça semaya:

"Heybemde biriktirdiklerimi dost sandım, insan imiş. Yanımdaki canımdan sandım meğer can imiş."
Pişmanlık, acı ve geçmiş döküldü dudaklardan. Uhuvvet, neşe ve sevdalar anılardan yüreklere inip can buldu yeniden; sözcükler nefeslerden derinlere ulaşırken.

Hikayeler sona ermeden vakit geldi. Vedasını edemeyen nice gönül hüzünlendi. Yavaşça sürüklenen vuslatın demleri gözyaşlarında birikti. Yaşların nicesi aktı lakin biri dahi dinmedi.

Geçmişe bir satır, geleceğe yarım umutlar kaldı. Ufuklarda gözyaşlarıyla ıslanan dalgalar çarptı kıyıya. Gün battı. Kıyılardan kalanlara, kalanlardan kıyıya yalnız gözyaşları ulaştı.

Deniz bazen bir mesajcı bazense bir masalcı oldu kalanlara. Kimi zaman dert ortağı, candan bir sevgili, umut güneşi demek dahi mümkündü ona. Çok kimliğe büründü deniz, tek nefeslik insanın hayal edemeyeceği hayatları aynı anda yaşadı. Günbegün herkes oldu, hayat üstüne hayat, lakin bir dost olamadı. Nefesleri bir kıyıdan öbürüne taşıdı durmaksızın ancak sevgi barınamadı derinlerinde. 

Zamanda kalanlardan, kıyıdaki umutlara; özlemle anılanlardan, sevgilere…

Yazarın Diğer Yazıları