Son yazımda, Umre yolculuğumuzun başlangıcına dair küçük bir giriş yapmış ve anlatacak çok anım olduğundan söz etmiştim. Bugün ise o yolculuğun başka bir bölümünü, hafızamdan hiç silinmeyecek anlarıyla birlikte anlatmak istiyorum.
Konya Havalimanı’nda, yola çıkmadan hemen önce yaşadığımız üzücü hadisenin ardından nihayet uçağımıza bindik. İçimizde birbirinden farklı duygular, zihnimizde türlü düşünceler vardı. Fakat artık kutsal topraklara doğru yola çıkmıştık.
Türk Hava Yolları’nın bizlere hediye ettiği çanta ve çantanın içindeki tavaf çorabı ile seccade, yolculuğumuzun ilk güzel ayrıntılarından biri oldu. Uçakta yapılan yemek ikramı sırasında hostes ablanın, ihramlı olduğumuz için verilen ıslak mendili kullanmamamız konusunda bizleri uyarması da ayrıca dikkatimi çekti. Belli ki işini bilen, bilinçli bir hostesle yolculuk ediyorduk.
Derken mikat sınırına geldik.
Mikat; hac veya umre yapmak amacıyla Mekke’ye gidecek kişilerin, ihrama girmeden geçmelerinin dinen caiz olmadığı belirli coğrafi sınır noktalarına verilen isimdi. Kafile başkanımızın yaptığı anonsla birlikte Umre için niyet ettik. Ardından uçaktaki herkes, aynı anda Telbiye Duası’nı okumaya başladı.
“Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerîke lek.”
“Rabbim, dâvetine sözüm ve özümle tekrâr tekrâr icâbet ettim, emrine boyun eğdim. Rabbim, senin dâvetine icâbet boynumun borcudur. Senin eşin ve ortağın yoktur. Rabbim, bütün varlığımla sana yöneldim. Hamd senin, nimet senin, mülk de senin. Bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur senin.”
İşte tam o anda tüylerimiz iyice diken diken oldu.
Uçağın kabininde aynı duanın onlarca insanın dilinden dökülmesi, kelimelerin havada birbirine karışması ve herkesin aynı heyecanı paylaşması, içinde bulunduğumuz manevi atmosferi iyice hissetmemize vesile olmuştu. Artık gerçekten yola çıkmıştık. Artık Mekke’ye gidiyorduk.
Bir süre sonra Cidde Havalimanı’na iniş yaptık.
Havalimanında Arap görevliler tarafından oldukça nazik bir şekilde karşılandık. Pasaport kontrollerimizi de hızlıca tamamladık. Fakat havalimanının dışına çıktığımız anda bizi başka bir sürpriz bekliyordu.
Yüzümüze doğru adeta bir fön makinesi tutuluyordu.
Sıcak ve kuru rüzgâr, daha ilk anda bize “Hoş geldiniz” diyordu. Kutsal toprakların sıcaklığı, daha Mekke’ye varmadan kendisini hissettirmişti.
Artık otobüslere binip Mekke’nin yolunu tutma vakti gelmişti.
Gece boyunca hiç uyumamıştık. Üstelik üzerimizde ihramın verdiği ayrı bir hassasiyet vardı. Biraz diken üstünde, biraz yorgun, biraz da heyecanlıydık. Otobüse bindiğimizde içeride buz gibi klimalar çalışıyordu. Kısa süre içinde herkes, yorgunluğun da etkisiyle koltuklarında uyuklamaya başladı.
Ama herkesin aklındaki tek şey Mekke’ydi.
Mekke’nin girişine geldiğimizde yine hep bir ağızdan aynı nida yükseldi:
“Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerîke lek.”
Bu sözlerle, yüzyıllardır milyonlarca insanın aynı duygularla yöneldiği mübarek şehre biz de giriş yapıyorduk.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aziziye Bölgesi’nde bulunan oteline ulaştığımızda görevliler bizi zemzem ve hurmalarla karşıladı. Eşyalarımızı otele bıraktık. Fakat dinlenmeye, üzerimizdeki yorgunluğu atmaya vaktimiz yoktu.
Otelin önünde bizi bekleyen otobüse bindik ve Umre vazifemizi yerine getirmek için hemen Kâbe yollarına düştük.
Mescid-i Haram’ın sınırlarına geldiğimizde otobüs yolculuğumuz sona erdi. Bundan sonrası yürüyerek devam edecekti.
Yine hep birlikte Telbiye Duası’nı okumaya başladık.
Kafilemiz ailelerden oluşuyordu. Anneler, babalar ve çocuklar peşimizden geliyordu. Biz grup lideri hocamızla birlikte yalnız başımızaydık. Önden ilerliyorduk.
Tam Abdülaziz Kapısı’ndan içeri gireceğimiz sırada Kâbe’de görevli askerler, “Yallah nisa” diyerek yanımızdaki ablaları başka bir girişe yönlendirdiler.
Kafiledeki pek çok kişi ilk defa Kâbe’ye geliyordu. Dolayısıyla askerlerin bu tavrı karşısında ne olduğunu anlamakta zorlandılar. Eşleri ve kız çocukları başka bir girişe yönlendirilen abiler biraz tedirgin oldular. Fakat yapabilecekleri bir şey yoktu. Yürümeye devam etmek zorundaydılar.
Biz ise artık Abdülaziz Kapısı’ndan içeri girmiştik.
Tünelden aşağıya doğru ilerliyor, Kâbe’ye her adımda biraz daha yaklaşıyorduk. Başlarımızı öne eğmiş, parmak uçlarımıza bakarak yürüyorduk.
O an kalbim adeta duracak gibiydi.
Girişte terliklerimizi çıkarmıştık. Artık yalın ayaktık. Üzerimizde yalnızca kefenimizi andıran ihram vardı. Ve biz, Rabbimizin Beyti'ne kavuşmak üzereydik.
O birkaç metrelik mesafe bana ömrümün en uzun yolu gibi geldi.
Hangi duayı edeceğimi düşünüyor, Allah’tan ne isteyeceğimi zihnimde toparlamaya çalışıyordum. Daha önce kafamda defalarca kez tasarladığım dualar, cümleler, dilekler birer birer uçup gitmişti. Sanki zihnim bomboş kalmıştı.
Ve nihayet…
Kâbe’nin mermerleri parmak uçlarımın önünde görünmeye başladı.
Başımı kaldırmaya korkuyordum.
Heyecanlanıyordum.
Biraz daha yürüdüm.
Biraz daha yaklaştım.
Sonunda kendimi hazır hissettim.
Başımı kaldırdım.
Ve Beytullah ile karşı karşıya geldim.
O anda yüreğime adeta bir hançer saplandı.
Bütün tüylerim diken diken oldu. Kanım çekildi. Dünya, olduğu yerde donup kalmış gibiydi. Dünya ile birlikte ben de donup kalmıştım.
Sanki ömrüm boyunca yalnızca bu anı beklemiştim.
Sanki dünyada sadece bir gün vardı ve o gün bugündü.
Sanki bugüne kadar hiç yaşamamıştım.
Gözlerim istemsizce yaşardı. Dilimdeki bağlar bir anda çözüldü. İçimde biriktirdiğim ne varsa, kelimelere dönüşmeden önce gözyaşlarıma karıştı.
“Ya Rabbi…”
Dilimden ilk dökülenler bunlardı.
“Sana hamdüsenalar olsun. Bana bu anı yaşattığın için, beni misafir ettiğin için, Kâbe’ni dünya gözüyle gösterdiğin için sana şükürler olsun.”
Bir kulun, Rabbine karşı ne kadar aciz olduğunu belki de hayatımda ilk kez o kadar derinden hissettim. Söylemek istediklerim, söyleyebildiklerimin çok ötesindeydi. Ben yine de elimden geldiğince dua ettim.
Ve daha ilk dakikada anladım…
Ne kadar geç kalmıştım.
İlk dakikada pişman oldum bugüne kadar Kâbe’ye gelmediğime.
İnsanın bazı yerlere neden daha önce gitmediğini, bazı duyguları neden daha önce yaşamadığını sorguladığı anlar vardır. Benim için o an, tam olarak böyle bir andı.
Tam da o sırada Kâbe’de ikindi ezanları okunmaya başladı.
Ve biz, Umremizi yapmadan önce, Kâbe’deki ilk günümüze ikindi namazıyla başladık.
*Devamını inşallah bir sonraki yazıda anlatacağım…*