Hz. Peygamber Cahil Kimseyi Methetmez

 

Bu köşede iki ayı geçen bir süredir haftalık olarak özellikle eğitim konusuna dair yazılar kaleme alıyorum. Bugün köşemizi ecdadın ve dinimizin ilme ne kadar önem verdiğini çok veciz bir şekilde ifade eden bir tarihi vesikaya, olaya bırakmak istiyorum. Daha önce de alıntı yaptığımız Ali Ulvi Kurucu Üstad’ın Hatıralar kitabının ikinci cildinde geçen olay gerçekten ibret verici ve ecdadın bakış açısını ifade etme anlamında ne üstün bir tablodur:

Sultan Murad, yani Fatih'in babası, oğlunda, küçük yaşında iken bir fevkalâdelik görmüş. Hususi hocalar tutarak yetiştirmek istemiş. Zamanın âlim, arif, mutemed zatlarından, oğluna ders aldırmaya başlamış. Bu hocaefendiler arasında bulunan meşhur Molla Gürani ile Fatih arasında geçen bir hâdise benim gözümü korkuttu. "Böyle kimselerin tarih-i hayatı nasıl yazılır?" diye endişeye kapıldım.

Şehzadenin hocaları da, bizim halkın evlâdını hocalara teslim ederken dediği gibi: Eti senin, kemiği benim, usulüyle tam salahiyetle ve sahiplenerek Fatih'in talim ve terbiyesiyle meşgul olmaya başlamışlar.

Bir gün Şehzade yatsıdan sonra Molla Güranî'den ders okuyup, yatmak için odasına çekilmiş. Fakat hocası, gece teheccüd namazına kalktığında, onun odasındaki ışığın yandığını görmüş ve meraklanarak kapısına gitmiş, çalmış.

“Hayırdır inşaallah şehzadem, rahatsız mısınız?” diye sorunca, Fatih'ten:

“Hayır, hocam, iyiyim, uykum gelmedi, ders çalışıyorum” cevabını almış.

“Girebilir miyim?” deyip; buyurun denilince, odaya girmiş ve bakmış ki, yatağın üzerinde, yerde, rahlesinin üzerinde derse ait olmayan, haritalar, resimler, plan gibi şeyler var. Bunların ne olduğunu sorunca, Fatih; bunun bir sır olarak kalması şartıyla söyleyebileceğini şart koşmuş. Sözü alınca şöyle demiş:

“Hocam, sahabe-i kiramdan beri, Müslümanlar tarafından, Konstantinopolis kuşatılır da niçin alınamaz? Fethetmek için ne yapmak lâzımdır? Hatırıma bazı şeyler geldi onları kaydettim. Plan müsveddeleri yapıyorum...”

Bunun üzerine Molla Güranî, der ki:

“Şehzadem, Peygamber-i Zişân'ın müjdelediği o mübarek şehri fethedecek kumandanın, talebem olması, benim için de bir şereftir... Fakat bu fethi müjdeleyen zat, Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemdir. Peygamberdir. Demek ki; Allah'ın vahyini tebliğ eden bir insandır.

Binaenaleyh, Allah'ın vahyi ve emri ile hareket eden, konuşan, söyleyen bu büyük insan, cahil bir insanı methetmez.

Mısır, Şam, Yemen, bütün iklimler alındığı gibi, Konstantîniyye şehri de fetholunacak… Onu fetheden ordu ne güzel ordudur ve o ordunun kumandanı ne güzel kumandandır...

Câhil bir kumandana, Peygamber-i Zîşan, ne güzel kumandan, demez. Böyle bir kumandan da zaten o fethe muvaffak olamaz.

Demek ki, şehzadem, şimdi ders yerine bu fikir ve planlarla uğraşırsan, tahsilin yarım kalır. Hem ilmin tamam olmaz, hem de fethe nail olamazsın. Onun için, inşallah, şimdi başladığımız dersleri bitirelim, icazetnamelerini al; bu işlere ondan sonra muvaffak olursun.”

Hocası Molla Güranî'nin bu akilane, arifane, müdebbirane sözleri üzerine, Şehzade Fatih de, karaladığı kâğıtları ortadan kaldırır ve ilim tahsiline devam eder... Sonrası malum...” (Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar 2, Kaynak Yayınları, İst. 2012)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.