1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Hülya Küçük

  3. Müritlerin Şeyhlerini Uçurması…
Prof. Dr. Hülya Küçük

Prof. Dr. Hülya Küçük

Yazarın Tüm Yazıları >

Müritlerin Şeyhlerini Uçurması…

A+A-

24.12.2016 TARİHLİ YAZININ DEVAMI…

Tarihin güvenilebilir bir versiyonu, menâkıpnâmeleri de kapsadığını söyleyebileceğimiz “yaşayanların anlattığı tarih”tir. Bunlar “yayınlanmamış hatırat”tır.  Hatta bir bakıma, matbaada yayınlanmış kitaba göre, el yazması ne ise, hâtırâtın da tarih kaynağı olarak değerleri budur. Tarih usullerini bilmeyen bazı araştırmacılara göre, yayınlanmış hatırât kaynak olabilirken sözlü tarih olamaz, ve ancak Cemaleddin Server revnakoğlu arşivindeki (CSRA) bazı belgeler gibi sonradan yazıya aktarılmışsa kullanılabilir. Bu temelinden yanlış bir fikirdir. Tarih ilmi açısından doğru olanı, resmî arşivler yanında o devri yaşamış tanıklardan veya onların yakınlarından da faydalanarak “sözlü kaynakları”nı oluşturmaya çalışmaktır. Buna günümüzde “Alternatif tarih” veya “Tarihin alttan çalışılması” denmektedir. Hemen herkesin tanıdığı Kadir Mısıroğlu’nun çalışmaları bu grup içinde değerlendirilebilir.

__________

Konuyla ilgili görüş beyan eden hocalarımız ve görüşleri, görüşlerini beyan ettikleri yıl (2011)  itibariyle ünvanlarına ve söz alma sırasına göre şöyle sıralanabilir:

5.            Prof. Dr. Süleyman Uludağ hoca, menâkıbnâmelerin tarih kaynağı olmaktan çok, “insan gerçeği”ni ele alan “insan ilmi” olduklarını, sosyal hayat ve ahlak açısından önemleri üzerinde durulması gerektiğini söylediler. Kendilerinin tercüme ettikleri Feridüddin Attar’n Tezkiretü’l-Evliyâ ( 2 c., Istanbul: Mavi  2002) ve Abdurrahman Câmi’nin Nefāhātü’l-Üns (Nefāhātü’l-Üns. Evliya Menkibeleri, haz. S. Uludağ ve M. Kara, İstanbul: Marife 1995) gibi tezkire türü kitapların da menâkıbnâmelerin çok güzel örnekleri olduklarını,  ayrıca destanlarla bazı benzerliklerinin bulunduğunu belirttikten sonra bunların “akılcı/rasyonalist” kişilerce “kabul edilemez, anlaşılmaz” olarak görülmelerine rağmen, halk için “anlaşılır mesajlarla” dolu, manevî-evrensel ahlakî yücelik ve güzelliklere dikkat çekmek gayesinde olan dinî  hikâyeler olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar. Bu hususlar tebliğde sunulan “menâkıbnâmelerin Pragmatik Tarih” açısından  değeriyle örtüşen açıklamalar olarak değerlendirilebilir.

               

6.            Doç. Dr. Cengiz Gündoğdu, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalarda  çalışmaya konu olan kişilerin tasavvufî şahsiyetleri adına açılan bölümlerde onların menkabe ve kerâmetlerine yer verildiğini, bunların da sadece sözkonusu şahsiyetin kişiliğini yücelten birer unsur olarak değerlendirilip yorumlamadan kaçınıldığını söyledi.  Bir şahsın menkabevî hayatının onun hayatının bir mütemmimi olması açısından dikkatle incelenmesi gerektiğini, bunun için de büründürüldükleri mitolojik malzemeden çıkarılarak yorumlanmalarının elzem olduğunu ifade etti.  Ayrıca,  menkabelerin bir masal gibi telakki edilmesinin doğru olmadığını söyleyen Gündoğdu, bunların profesyonelce hazırlanmış kurgu metinler olduğunu ve bu metinlerin nesnel yorumları yapılmadığı sürece anlaşılmalarının güç olacağını bunun için de tarih, antropoloji, sosyoloji, arkeoloji, coğrafya gibi farklı ilmi disiplinlerin verilerinden yararlanılması gerektiğini  belirtti. Gündoğdu, bu bağlamda Vilâyetnâme’de geçen Hacı Bektâş-ı Velî’nin arslanları taşa çevirmesi ve balıkların kendisine selam vermesiyle alakalı menkabelerin mantıksal açıklaması ve nesnel yorumu yapıldığında bunların Hacı Bektâş-ı Velî’nin uğradığı yerlerin tesbitine yardımcı olduğunu, menkabede bahsedilen balıkların, muhtemelen Fırat nehrinin balıkları olduğu bunun da Hacı Bektâş’ın Fırat ve çevresine uğradığına işaret sayılabileceği, Arslanları taşa çevirme menkabesinin de muhtemelen Hacı Bektâş’ın Maraş kalesinin meşhûr arslanlı kapısından geçerek yoluna devam ettiği şeklinde yorumlanabileceğini söyledi. Gündoğdu’nun Vilayetnâme’den verdiği diğer bir örnek de arslana binen dervişle duvara binerek onu mukabele Hacı Bektaş menkabesi idi. Gündoğdu bu kurgu menkabenin “âvâre” ve “disiplinsiz” bir geleneğin, “yerleşik” bir geleneğin üstünlüğünü kabul etmesi çerçevesinde geliştiğini, arslan ve yılan, vahşi hayatı simgelerken “duvar” metaforunun, yerleşik hayat ve medeniyeti temsil ettiği şeklinde yorumlanabileceğini; ancak bu yorumların sağlıklı olabilmesi için diğer mesleki branşların verilerinden yararlanılması özellikle sözlü geleneğin ürünleri üzerine yapılan çalışmalarda bunun ihmal edilmemesi gerektiğini dile getirdiler.

Sayın Gündoğdu’nun bu konuşması bize, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın desteğiyle sürdürülen “Alevî-Bektaşî yazılı kaynaklarını tesbit” projesinin,  menâkıbnâmelere dayanan bir kültürün kaynaklarını tesbit açısından  önemli bir proje olduğunu tekrar düşündürdü. Umarız, bu menâkıbnâmelerin yorumunda Cengiz Gündoğdu’nun Hacı Bektâş-ı Velî. Öğretisi ve Takipçileri Hakkında Metodik bir Yaklaşım adlı eserinden (Ankara 2007) istifade edilir.

7.            Doç. Dr. Ekrem Demirli, hadd-i zatında bütün tasavvufî metinlerin, menâkıbnâmelerdeki mantığa aykırı düşünülemeyeceği, daha açık bir ifadeyle, veli, kutb, gavs anlayışlarının “kerâmet/olağanüstülük”ten âzâde olamayacağı ve hiçbir sufinin “kerâmet”in olağanlığına karşı bir görüş beyan etmediği için, menâkıbnâmelerdeki “akılla  (akl-ı meâşla) kavranamaz”  yönün tasavvufun çok tabii bir özelliği olarak ele alınması gerektiğini, “muhakkikûn” insan-ı kâmil için “imkânsız hiçbir şeyin olmadığını” vurguladılar. Sayın Demirli konuşurken, Süleyman Uludağ hoca araya girerek kutb, gavs gibi görüşlerin Tasavvuf İlminin orijininde kullanılan ve tedâvülde olan ıstılahlardan olmadığını, hatta İbn Haldun gibi teorisyenlerin bakış açısıyla tasavvufa Şia’dan girdiğini söylediler. Ancak, Demirli’nin söylemleri “velâyet” anlayışını da kapsamaktadır ve bunun için aynı şeyleri söylemek tabii ki mümkün değildir. 

8.            Prof. Dr. Kadir Özköse, söylenenlerin hepsinin ayrı ayrı önemli olduğunu vurgulayarak herkese, hâsseten tebliğ sahibine teşekkür ettilerve menâkıbnâmelerde sunulan veli tiplemelerinin özellikle Kuzey Afrika  tasavvufu için belirleyici özellikler taşıdıklarını vurgulayarak ve şöyle dediler: İslâm dininin yaşanmasında ve yayılmasında menkıbelerdeki kişilik ve karakter betimlemeleri Afrika halklarının anlam kaynağı olmuştur. Bilhassa sömürgecilik döneminde toprakların esareti gerçekleştirilirken ruhların esaretinin önüne, menkıbelerdeki karakterlerle geçilmiştir. Yarınlara umutla bakmanın heyecanını duymuşlardır. Gerçekten uzak efsanevi kuruntulardan uzak tarihi anlatımın soğuk ve donuk tavrından uzak menkıbelerdeki sıcak ama satır aralarını okumayı gerektiren söylemleri tasavvuf ehlinin gizemli kişiliğini kitlelere rehber kılmıştır.

9.            Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu hoca, “hiçbir şeye karışmadan kenarda oturma” kararı almasına rağmen, bir-iki şey söylemekten kendisini alamayacağını, mesela kerâmetlerin Parapsikoloji açısından değerlendirilebileceklerini, ayrıca Mevlânâ’nın meyhâne kapısında çıplak semâ yapmasının o vakit ve mekân açısından güzel bir mesaj içeren bir anlamı olduğunu düşünmek gerektiğini vurguladılar.

10.          Doç. Dr. Zafer Erginli ise menâkıbnâmelerin tarihî kaynak değerlerinden öte “bir medeniyetin kaynakları”  olmaları açısından değerlendirilmeleri gerektiğini vurgulayarak çok önemli başka bir hususa dikkat çektiler ve şöyle dediler: Menâkıbnâmelerde vurgulanan hususlar her şeyden önce yazarının algılarını yansıtır. Sadece menâkıbı yazılan şeyh hakkındaki algılarını değil, aynı zamanda kendisine ait her türlü dünya görüşünü de gösterir. Hatta döneminin olayları ve anlayışları hakkında da bilgi verir. Yazarın farkında olarak yazdığı hususlardan çok farkında olmadan yazdıkları tasavvuf araştırıcısına daha değerli bilgiler verir. Yazılanlar ayrıca bir medeniyetin dayandığı temelleri de gösterir. İslâm ve gayr-ı müslim âlemde yazılmış “menâkıb” türü (ya da hagiography) örneklerin karşılaştırılması, medeniyetlerin ortak ve farklı yönlerini ortaya koyabilecek nitelikte bilgiler verebilir.

DEVAM EDECEK…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT