1. YAZARLAR

  2. İbrahim Çolak

  3. Yalnız değiliz -6-
İbrahim Çolak

İbrahim Çolak

Yazarın Tüm Yazıları >

Yalnız değiliz -6-

A+A-

Bazen ve hatta çok zaman kitaplarda yaşardım. Kitaplarda yaşamak da huzurlu kılsaydı iyiydi. Hayır, kitaplarda yaşamanın da sakıncaları vardı. Okudukça cahilleşiyor gibiydim. Bu bazen zihnimin karışmasından ancak çok kere de kitapların bilgisizliğimi yüzüme vurmasından oluyordu. Hayatın acemisi, bilginin cahili diyordum kendime. Yaşamak aynaya dönüşüyordu. Başkalarını boş verip kendime uğraşmaya başlamam çok zamanımı almıştı. Bu hiç de kolay bir şey değildi. Bileklerini kesip kendine acı verirken bundan marazi bir keyif alanları da anlıyordu insan. Kendi eksiklerimi gidermek yolunda bazen aylar boyu birkaç adım yol aldım diye düşünürken sonra bir anda bir zaafıma yenildiğimde başladığım noktadan geri düştüğümü de görüyordum. Kendimi avutmuyor ancak yolda olup –kimi zaman geriye de düşsem- istikrarlı bir şekilde yürümeye çalışmama şükrediyordum.

Diğer insanların sorularını merak etmek marifet değildi, bir başkasının derdini, sıkıntısını basit görmek, küçümsemek, Rabbimizin adil oluşuyla örtüşmüyordu. Rabbimiz bize gönlümüze ve hatta dilimize uygun sorular soruyor, kendimize sorulan soruları cevaplamakta aciz kalırken, bir başkasının sorusu bana sorulsa ezberden cevaplarım ukalalığına düşüyorduk. Birçok eksiği, hatası, zaafı olan insanlarda yine de sevilecek, tutulacak bir haslet bulurken niyeyse kibirli insanların elini tutmakta zorlanıyordum. Hatta bu insanlardan kaçıyordum. Kibirli insanlar bana pis, iğrendiğim her şeyi hatırlatıyorlardı.

Dostlarım ve sevdiklerim vardı. Adlarını dualarımda geçirmekten mutlu olduğum insanlar. Dostlarım oldukları için şükrettiğim insanlar. Gerek kendi tecrübelerim, gerekse atalarımdan miras olarak devraldığım anlayışın yanında bütün okuduklarımda da sevmenin sevilmekten on gömlek üstün olduğu söylenirken birçok insanın sevilmeyi beklediğini görüyordum. Beklerken hasisleşiyor, beklerken karamsarlığın kuyularına düşüyordu bu insanlar. Ayrıca beklemek, tarlasını ekip biçen, çapalayan ve sulayan insanlara hastı benim gözümde. Tüm bunları içime doğru konuşuyor, bir de sana yazdığım mektuplara yansıtıyordum.

Çok zaman insanın –şikâyet edilesi de değil- sevdiklerine, dostlarına haksızlık ettiğini de düşünüyordum. Ki bunlar da zaten bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda insanlardı. Kimseye söyleyemediklerimi söylediğim, serzenişlerimi, sıkıntılarımı göğüsleyen, yorgunluğumda elimden tutan insanlardı bunlar. Yine bu insanlara açık yüreklilikle de şunu da söylüyordum: Dert ve sıkıntılarımı –güvensizlikten de değil- daha az paylaşmalıyım. Susarak “evet” diyorlar ve beni anlıyorlardı. Konuşmak muhabbet, konuşmak “ya hayır söyle ya da sus” olmalıydı. Konuşmak “köre, önünde çukur var” demek olmalıydı. Ancak gel gör ki bizler konuşmalara doymuyorduk.

“Karşındaki insana elini uzatabiliyor musun, sen ona bak. Konuşmaya lüzum yok,” diyordu dedem.

Üç gün sonra hükmü kalmayacak ya da unutacağımız meseleler hakkında yalancıktan dertleniyor, konuşmalarımızın başıyla sonu birbirini tutmuyordu. Konudan konuya geçerken, sözde birbirimizi ne çok sevdiğimizi söylemeye çalışıyorduk. Sözde diyorum çünkü sözde kalıyordu konuştuklarımız. Hiçbir sonuca varmayan, cevabını da bilmediğimiz sorunlar üzerinde kafa yorduğumuz zehabına kapılan, ayrıldığımız ve anlaştığımız yerleri unutan, sonunda neyi tartıştığımızı da hatırlamayanlar oluyorduk. Kimse kral çıplak demiyordu!  Konuşmak ihtiyaçtan daha çok, sanki ne çok şey bildiğimizi söylemenin yoluydu. Konuşmamızı; dünyayı, insanları, zamanı beğenmediğimizi söyleyerek -kibirle, küstahlıkla, gerçekte de zır cahillikle- bağlıyorduk. Beğenmediğimiz dünyada yaşıyor, beğenmediğimiz insanlarla beraber oluyor, beğenmediğimiz zamanın değirmenine su taşıyorduk. Gerçek şuydu; hem kel hem fodulduk. Cahil olsa cahil derdim. Ya da bu başka, yeni bir tür cahillikti. Bilerek yazıyordu insanlar. Kendine verilen hayat için şükretmesi gerekirken, yaşamasını, yaşadığı çağı, insanları hiçe sayanlar, bunu marifet sayanlar çoğalıyordu. Süslü sözler kullanırken maksadımızı aşıyorduk.

Kimse kimseye, “beni sevmek zorundasın!” demiyordu. Diyemezdi de zaten. Ancak, sevdiğimizi söylüyor bir ay sonra da aynı insana beddua ederken hiç utanmıyorduk. Aklım karışıyordu. Ne hayatın içine dâhil olabiliyor ne de kitaplarla şifa bulabiliyordum. Tek avuntum, yürümeye, aramaya çalışıyor olmamdı. Güneşin doğuşundan ve günbatımından anlam çıkarmaya çalışıyordum. Bir de aşk vardı! Aşkı dilinden düşürmeyenler için aşk sakız gibi bir şeydi. Hatta diyebilirim ki patlata patlata çiğnenilen bir sakız. Duyurmadığımız, ilan etmediğimiz, vitrine koyamadığımız her şey eksik sayılıyordu.

Anne baba, abla ve abi olmak daha bir anlayışlı ve sabırlı olmamızı gerektirirken aksine baskı unsuruna dönüşüyordu. Bunları da anlamıyordum. Kafam karıştıkça karışıyordu. Aylar değil yıllar geçtiği halde yalınayak toprakta yürümemiş insanların çayır çimenden, çiçekten bahsetmeleri de lafı güzaftı. Hatta sinsi bir riyakârlıktı. Varoluşunu sorgulamayan, elini eteğini ve gönlünü dünyaya kaptırmış insanlar daha çok konuşuyor, herkes herkesi vitrine ve tüketime çağırıyordu. Zor soruları kendime soruyor, cevap vermekte zorlandığım için yanımda yöremde bulunan insanları mümkünse eleştirmekten kaçınıyor ve giderek hep daha az konuşmaya başladığımı fark ediyordum.

Kendi acısından başkasının acısını görmeyenler, başkalarının acılarına sağır olanlar, acılarını dayanılmaz sayıyordu. Hâlbuki nice acılar vardı ki kendi acısını dile getirmeye utanırdı insan. Bütün bunlar, “önce ben” dememizden ileri geliyordu. Oysa ben demek, insanlığımızdan sökülen en büyük tuğlaydı.

İnsanların yanında, duygu ve düşüncelerim, nefsim beni yanıltmasın diye, ağzıma doluşan kelimeler için önlem almış; bir avuç karı ağzıma doldurmuş sayıyordum kendimi. Kelimeler, cümleler, az sonra eriyordu!

Şunu da söyleyeyim: Hatalar bizim için. İnsan hata yapar, insan düşer ve kalkar. Hatta bazen benzer hataları da yapabilir insan. Bize düşen eskiyi, geçmişi hatırlatmak değil, mümkünse örtmeye çalışmaktır. Hiç kimse suçlu ancak sonu gelmemecesine acı çekmeye mahkûm edilecek kadar suçlu değildir. Affetmek Müslümanın şiarındandır.

Bazen, yanımdaymışçasına şöyle diyorum: Belki bazı dünyalıklar için çok yoksuluz ancak birbirimize muhabbetle bakan ve gülümseyen gözlerimiz de şunu söylüyor: Ne kadar da zenginiz! Bütün yeryüzü bizim. Uçsuz bucaksız ufuk, yüksek dağların altında gece, batı göğünde günbatımı, sarı ay, mehtaplı geceler, altında ıslandığımız yağmur, yıldızlar, güneş, çayırlar, atlar, kuzular, kelebekler, nergisler, çiçekler… Hepsi bizim. Bize bu yolda, bu yürüyüşte destek olan yüreklerimiz ölmesin yeter.

Yaz gecesi serindi. Gökyüzü temiz ve yüksekti. Gecenin içinde göze görünmeden mırıldanan dereler vardı. Kesme umudunu diyordum. Kesme umudu kadir Mevla’dan! Bazen umut insanın dilediğinden fazlasına değer.

Yüreklerimizi değiş tokuş edeli kimsesiz çocuklar gibi kalmış olsak da hayatın içinde, varsın olsun, yine de zenginiz biz!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT