Dr. Abdullah Koca

Yerin altındaki acı, yeryüzünün sorumluluğu

Dr. Abdullah Koca

Bir maden ocağının girişinde beklemek… Her sese dönüp bakmak, her hareketlilikte umutlanmak, gelecek bir haberle yeniden nefes alabilmeyi beklemek…

Maden facialarını konuşurken önce bu bekleyişi hatırlamalıyız. Çünkü rakamların arkasında insanlar var. Evine dönmesi beklenen bir baba, yolu gözlenen bir evlat, birlikte yaşlanmanın hayali kurulan bir eş var.

28 Ekim 2014’te Ermenek’te bir kömür ocağında meydana gelen su baskını, 18 maden işçisini aramızdan aldı. O gün yerin altından gelen acı, ailelerin hayatına ve bir bölgenin hafızasına yerleşti. Aradan geçen yıllar, kaybedilen insanların yokluğunu ortadan kaldırmadı.

Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz bu acıları yalnızca yıl dönümlerinde mi hatırlıyoruz, yoksa onlardan öğrendiklerimizle hayatı daha güvenli hâle getiriyor muyuz?

Afet denildiğinde akla çoğunlukla deprem, sel ve büyük yangınlar geliyor. Oysa madenlerde yaşanan göçükler, patlamalar, yangınlar ve su baskınları da sonuçlarının büyüklüğüne göre afet boyutuna ulaşabilir. AFAD’ın sınıflandırmalarında maden kazaları teknolojik afetler arasında yer alır. Bir olayın afet niteliği, yalnızca nasıl başladığıyla değil; toplumda yarattığı kayıplar, hayatı kesintiye uğratması ve mevcut baş etme kapasitesini aşmasıyla ilişkilidir.

Bu nedenle büyük bir maden faciasını yalnızca olay yerindeki teknik hasarla değerlendiremeyiz. Yer altında meydana gelen yıkımın yeryüzünde ekonomik, sosyal, psikolojik, siyasal, dinî ve kültürel karşılıkları vardır. Üstelik bu boyutlar birbirinden bağımsız değildir; biri ağırlaştığında diğerinin yükünü de artırabilir.

Ekonomik açıdan kaybedilen, yalnızca üretim değildir. Bir ailenin düzenli geliri, çocukların eğitim imkânları ve geleceğe ilişkin güvencesi de sarsılabilir. Borçlar devam ederken gelir kesilebilir. Madenciliğe bağımlı yerleşimlerde işsizlik, esnafın gelir kaybı ve göç gündeme gelebilir. Dolayısıyla ekonomik iyileşmeyi yalnızca işletmenin yeniden çalışmaya başlamasıyla ölçemeyiz. Geride kalanların güvenli ve onurlu bir hayat sürdürebilmesi de iyileşmenin temel ölçüsüdür.

Sosyal açıdan ise aile içindeki roller değişir. Bir eş, yasını yaşamaya çalışırken evin bütün sorumluluğunu üstlenebilir. Bir çocuk, yaşının taşıyamayacağı yüklerle karşılaşabilir. Komşuluk ve dayanışma ilişkileri bu yükü hafifletebilir; ancak ilk günlerin yoğun ilgisi zamanla azaldığında aileler yalnızlaşabilir. Bu yüzden destek, cenaze günleriyle sınırlı kalmamalıdır.

Afetin psikolojik etkileri de kurtarma çalışmalarının sona ermesiyle bitmez. Yakınlarını kaybedenlerin, sağ kurtulan işçilerin ve müdahale ekiplerinin yaşadıkları farklı olabilir. Yas, korku, suçluluk duygusu ve yeniden çalışma hayatına dönme güçlüğü uzun süreli destek gerektirebilir. Her insanın acıyı yaşama biçimine saygı duyan, erişilebilir psikososyal hizmetler iyileştirme çalışmalarının bir parçası olmalıdır.

Maden facialarının siyasal ve yönetsel boyutu, kamu sorumluluğu ve güven meselesidir. Riskler nasıl belirlenmiştir? Denetimler ne kadar etkili olmuştur? Çalışanların uyarıları dikkate alınmış mıdır? Acil durum hazırlıkları yeterli midir? Bu soruların açık, kanıta dayalı ve kamuoyunun anlayabileceği biçimde cevaplandırılması gerekir. İşletmelerin sorumluluğu, kamu kurumlarının denetim görevi ve çalışanların güvenliğe ilişkin katılımı birlikte ele alınmalıdır.

Bir olaya “afet” demek, varsa ihmal ve kusurların üzerini örtemez. Sorumlulukların adil biçimde araştırılması ve sonuçların yeni kayıpları önleyecek uygulamalara dönüşmesi, toplumsal güvenin yeniden kurulması açısından önemlidir.

Dinî açıdan dua, taziye ve manevi dayanışma, acıyı taşıyan insanlar için güçlü bir destek olabilir. Hayatını kaybedenleri rahmetle anmak, ailelerin yanında durmak ve acıyı paylaşmak kıymetlidir. Bununla birlikte kader anlayışını tedbir alma sorumluluğunu ortadan kaldıracak biçimde yorumlamamalıyız. İnanç, insan hayatını koruma ve emanete sahip çıkma sorumluluğuyla birlikte düşünülmelidir. Yas tutan insanların farklı inançlarına ve ihtiyaçlarına da saygı gösterilmelidir.

Kültürel boyutta ise çalışma hayatında normal kabul ettiklerimize bakmak zorundayız. “Bize bir şey olmaz”, “Yıllardır böyle yapıyoruz” veya “İş yetişsin, sonra bakarız” anlayışı güvenli çalışma kültürünü zayıflatır. Tehlikeyi bildiren çalışanın dinlendiği, güvenlik kaygısını dile getirmenin yadırganmadığı ve insan hayatının üretim baskısının önünde tutulduğu bir anlayış geliştirmeliyiz. Madencinin emeğine saygı, onun güvenli çalışma şartlarına gösterdiğimiz özenle anlam kazanır.

Çevresel etkiler de gözden kaçırılmamalıdır. Olayın türüne göre suya, toprağa ve çevredeki yaşam alanlarına yönelik zararların araştırılması, izlenmesi ve giderilmesi gerekebilir. İyileştirme, hem insanın hem de yaşam çevresinin güvenliğini kapsamalıdır.

Bütün bu boyutlar, afet yönetiminin neden olaydan önce başlaması gerektiğini gösterir. Risk ve zarar azaltma aşamasında tehlikeler belirlenmeli, gerekli mühendislik ve organizasyon önlemleri alınmalıdır. Hazırlık aşamasında uygulanabilir acil durum planları, eğitimler ve tatbikatlar bulunmalıdır. Müdahale sırasında ekiplerin koordinasyonu, güvenli kurtarma ve ailelere doğru bilgi verilmesi sağlanmalıdır. İyileştirme ise geçim desteğini, psikososyal hizmetleri, çevresel onarımı ve yaşananlardan öğrenmeyi kapsamalıdır.

Afet alanında öğrenci yetiştiren bir eğitimci olarak gençlere özellikle şunu söylemek isterim: Öğrendiğiniz her kavramın insan hayatında bir karşılığı var. “Tahliye” bir insanın çıkışa ulaşmasıdır. “Hazırlık” bir ekibin zamanında ve doğru hareket edebilmesidir. “İyileştirme” geride kalan bir çocuğun eğitimine devam edebilmesidir. Mesleki yeterlilik, bu insanî karşılığı görebilme sorumluluğuyla gelişir.

Toplumsal duyarlılığı da yalnızca bir paylaşımın aldığı tepkiyle ölçemeyiz. Asıl mesele, hatırladığımız acıların davranışlarımızı ve kararlarımızı değiştirip değiştirmediğidir. Anma törenlerinin yanında eğitimlere, denetimlere, güvenli çalışma uygulamalarına ve ailelerle sürdürülen dayanışmaya ihtiyacımız var.

Afet hafızasını korumak, toplumu sürekli acının içinde tutmak değildir. Yaşananları doğru kaydetmek, nedenlerini öğrenmek ve aynı kayıpların tekrarını önlemek için sorumluluk almaktır. Unutulan her ders, gelecekte karşılaşacağımız bir tehlike karşısında bizi hazırlıksız bırakabilir.

Ermenek’te ve bütün maden facialarında hayatını kaybeden emekçilerimizi rahmetle anıyorum. Geride kalan ailelerin acısını paylaşırken, onları yalnız bırakmama sorumluluğumuzu da hatırlatmak istiyorum.

Kaybettiklerimizin hatırasına sahip çıkmak, bugün çalışanların evlerine sağ salim dönmesi için gerekeni yapmaktır.

Yazarın Diğer Yazıları