Konya; binlerce yıllık köklü geçmişi, coğrafi yapısı ve bünyesinde barındırdığı medeniyet izleriyle tam anlamıyla kadim bir kültür şehridir. Friglerden Hititlere, Roma’dan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan bu topraklar, her köşesinde benzersiz miraslar barındırır. Tarihe ve kültürel mirasa öteden beri derin bir ilgi duyan, adeta deryada bir damla ölçeğinde araştırmalar yapan biri olarak; bizzat saha çalışmalarında ulaştığım sonuçları ve edindiğim bilgileri siz değerli okuyucularımla paylaşmayı bir görev addediyorum. Bu haftaki yazımda, sizlere Sarayönü ilçesi Lâdik Mahallesi’nde bulunan ve Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en zarif örneklerinden biri olan Lâdik Ulu (Büyük) Camii’ni tanıtacağım.
Camideki büyüleyici keşfime geçmeden önce, bu kadim coğrafyaya dair kısa bir parantez açmak gerekir. Sarayönü, Konya-Afyonkarahisar yolunun 50. kilometresinde yer alır ve son yıllarda gün yüzüne çıkarılan "Sarayini" yeraltı şehriyle adından sıkça söz ettirmektedir. İlçeye 7, Konya merkezine ise 40 kilometre uzaklıkta olan Lâdik ise maden yatakları, halıcılığı ve tarımsal faaliyetleriyle tanınır. Ancak Lâdik’in manevi iklimi denince akla ilk gelen isim, şüphesiz ömrünü bu topraklara adamış olan gönül sultanı Ladikli Ahmet Ağa’dır. Gerek sağlığında gerek vefatından sonra evi ve kabri, bir Allah dostunun feyzinden nasiplenmek ve dua etmek isteyenlerin uğrak noktası olmuştur. Adına yürütülen kültür merkezi çalışmalarıyla da bu miras geleceğe taşınmaktadır. (https://www.konyapedia.com/makale/2336/sarayonu)
Tarihsel köklere baktığımızda Lâdik’in kuruluşu M.Ö. 3. yüzyıla kadar uzanır. Büyük İskender sonrasında bölgeye egemen olan Seleukos I. Nikator tarafından kurulan ve hükümdarın annesi Laodike’nin adını taşıyan şehir, MS 41 yılında İmparator Claudius döneminde Claudiolaodicea ismini almıştır. Havari Pavlus’un buradan geçtiği ve erken Hristiyanlık döneminde önemli bir kilise merkezi olduğu bilinmektedir. Arap-İslam akınları ve Selçuklu fethiyle birlikte "Lâdik" ismini alan belde, Osmanlı döneminde de İpek Yolu üzerindeki ticari ve stratejik önemini korumuştur. (https://www.ladikmahallesi.com/tarih)
Fırsat buldukça son 20 yıldır Sarayönü’ndeki Evcekaya, Büyükzengi ve Çalıbağı gibi mesire alanlarını ziyaret ederim. Lâdik hem maddi hem manevi güzelliklerin bir arada harmanlandığı özel bir yerdir. Afyonkarahisar’daki Gazlıgöl kaplıcaları ise hem oğlumuzun rehabilitasyon süreci hem de kendi sağlığımız için ailece mutat uğrak noktalarımızdan biridir. Her Afyon dönüşü, eğer acelemiz yoksa Lâdik’te mutlaka mola veririz. Tarihi Paşa Çeşmesi’nde serinleyip tatlı suyundan içer, ardından kabristandaki Ladikli Ahmet Ağa’nın ruhuna bir Fatiha hediye ederiz.
Bu yılki yolculuğumuzda da niyetimiz aynıydı. Direksiyonu Lâdik’e kırdık ve kabristana geçmeden önce merkez camisinde bir ihtiyaç molası vererek vaktin namazını eda ettik. Hemen ardından, çınar ağacının altındaki tarihi Paşa Çeşmesi’ni incelemeye koyuldum. Suyundan içip etrafında kitabe ararken, gençten bir delikanlı yaklaşıp merakla sordu: "Amca dikkatle bakıyorsun, hayırdır, nerelisin?" Konyalı olduğumu, Ahmet Ağa’yı ziyarete geldiğimi ve çeşmenin kitabesini incelediğimi söyledim. Birçok kişi için sıradan olan bu tarihi yapıyı neden incelediğimi pek anlamlandıramamış olacak ki yorum yapmadan uzaklaştı. Ben ise çeşmenin etrafında tur atarak fotoğraflar çekmeye devam ettim. Tam o esnada, iki lüleli büyük çeşmeye yaslanmış, üzerinde kitabe bulunan tek lüleli ikinci bir çeşmeyi fark ettim.
Kitabeyi fotoğraflarken, nur yüzlü, aksakallı bir beyefendi çeşmeye yaklaşıp selam verdi. Selamını hüsnü kabul ile alıp çekime ara verdim ve kitabenin anlamını bilip bilmediğini sordum. Ayaküstü başlayan bu samimi sohbetimiz sırasında beni çay içmeye davet etti. Vaktimizin kısıtlı olduğunu belirtirken, kendisinin Ladikli Ahmet Ağa’nın kızı tarafından torunu olduğunu öğrendim. Üstelik eski Bayındırlık ve İskân İl Müdürlüğü emeklisi olan bu beyefendiyle, benim de İŞKUR emeklisi olmam vesilesiyle ortak tanıdıklarımız çıktı; rahmetli mesai arkadaşım Bahadır Çimen’in babası ile geçmişte teşriki mesai ettiklerini öğrendim. Bu güzel tesadüf sohbetimizi daha da ısındırdı ve bize Ahmet Ağa’nın hikmetli şiirlerinden dizeler aktardı. Kendisine kabir ziyaretine geçeceğimizi söylediğimde ise bana rehberlik edecek o muazzam tavsiyede bulundu: "Vaktiniz varsa yolun karşısındaki yokuştan çıkın, Ladik’in en eski tarihli ve ahşap direkli bir camii var, Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edildi. Mutlaka görün." Ayrıca cami haziresinde iki Horasan ereninin metfun olduğunu ve eski zamanlarda erken vefat eden sabi sübyan çocukların da buraya defnedildiğini ekledi.
Mübarek insan Ahmet Ağa’nın kabrini ziyaret edip dualarımızı ettikten sonra, tarife uyarak Ulu Cami’ye yöneldim. Bahçeye adım atar atmaz, bahsedilen Horasan erenlerine ait iki mezarı gördüm. Mezarların üzerinde, iki antik Roma sütunu kaide olarak kullanılmış ve üzerlerine sarık şeklinde başlıklar yerleştirilmişti. Sarmaşıklar, bu Roma sütunlarına adeta canlı birer nesne gibi sarılmıştı. Kabirlerden birinin dibindeki kırık şahide de kalan tek satırlık Osmanlıca yazıdan ise maalesef kime ait olduğuna dair net bir bilgi edinemedim. Caminin dış cephesini ve okunaklı kitabesini fotoğrafladıktan sonra içeriye yöneldim. Önden giren refikamın içeriden gelen heyecanlı sesi yükseldi: “Burası harika görünüyor! Konya’daki Sedirler Yanık Camii’ne benziyor.”
Caminin kitabesi ise şöyledir:
-Bismillahirrahmanirrahim
-Maşallahü Teala
-Fi Sene 689 Evasıt-ı Tarih-i 20 Rebiul-Evvel Tarih-i Atik
-Fi Sene 1313, 12 Rebiul- Evvel Tarih-i Tecdid‛ yazılıdır.
Kitabeye göre 1290 yılında yapılan cami 1895 yılında tamir edilerek yenilenmiştir.
İçeri adım attığım an; Selçuklu geometrik süslemelerinin matematiksel disiplinini, Osmanlı dönemi kaligrafisinin akışkanlığıyla birleştiren ve İslam sanatının kesintisiz sürekliliğini gözler önüne seren bir şaheserle karşılaştım. Tıpkı Konya Alaeddin Camii gibi bol sütunlu, Beyşehir Eşrefoğlu Camii gibi ahşap direkli bu yapı, adeta canlı bir hat sanatı galerisiydi. Aklıma hemen üniversite yıllarında hayranlıkla izlediğim Edirne’deki Eski Camii’nin o meşhur duvar yazıları geldi. Harimin içini çepeçevre donatan dairesel yazılar, celi sülüs hatlar, mihrap kısmında sağlı sollu uzanan ayet-i kerimeler ve renkli kartuşlar camiye muazzam bir estetik katmıştı.
Öğreniyorum ki, caminin 1895-1898 yılları arasında gerçekleştirilen bu göz alıcı boyalı süslemeleri, girişin sol kısmındaki celi sülüs panonun altında imzası bulunan “Mahmûd Nedîm” adlı hat sanatkarı tarafından yapılmıştır. Caminin doğu ve batı duvarlarda aynı süslemeler görülürken güneyde siyah dairesel panolar oval mavi ve siyah panolar, mavi bordürlü beyaz kartuşlar, yeşil panolar ve içerisindeki hat yazılı kalem işi süslemeler mihrap duvarını hareketlendirmiştir. Süslemelerin bitiş tarihi olarak 1898 yılı yazılmıştır. Bu kıymetli hat sanatkarı hakkında biyografisine dair bir bilgi bulunmamaktadır.
Detayları daha net fotoğraflayabilmek için ışıkları açtığımda, içten içe 15,55x17,40 metre ölçülerindeki enine dikdörtgen planlı bu yapının tüm görkemini hissettim. Üst balkon alanıyla birlikte yaklaşık 300 metrekarelik bir kullanım alanına sahip olan harim, mihrap yönünde dik uzanan beş bölüme ayrılmıştı. Başımı kaldırdığımda, son onarımlarda tahtalarla kaplanarak ortasında geometrik motifli harika bir göbek kompozisyonu oluşturulan düz ahşap tavanı ve saçak altlarında kırık çizgilerden meydana gelen sekiz köşeli yıldızları gördüm. Mihrap nişi üzerindeki panolarda yer alan kitabelerde ise; Üst panoda Bakara Suresi 144.Ayet, alt panoda Ali İmran Suresi 37.Ayet yazılıdır.
Dışarıdan bakıldığında dört omuzlu kırma çatıyla kaplı olan bu tavanı, içeride her sırada beşer adet olmak üzere tam 20 adet asırlık sarıçam ağacından yapılmış ahşap direği taşıyordu. En etkileyici detay ise mimaride "devşirme malzeme" olarak adlandırılan ve ahşap direklerin altı çürümesin diye kaide olarak yerleştirilen 20 adet antik Roma sütun başlığıydı. Harimin kuzeyinde boydan boya uzanan ahşap strüktürlü mahfile ise beden duvarına paralel, ortadaki tek kollu bir merdivenle çıkılıyordu. Dışarıdaki tek şerefeli güdük tuğla minaresi ise bu ahşap rüyayı tamamlayan mütevazı bir mühür gibiydi.
Mihraptaki süslemeler, minberdeki desenler ve vaaz kürsüsü ise bölgeye has ahşap işçiliğinin doruk noktasıydı. Mihrap ve minberde; yeşil, mavi ve kırmızı zeminler üzerine, delik işi oyma (ajur) tekniğiyle hazırlanmış bitkisel ve geometrik motifli parçaların çakılmasıyla elde edilen kompozisyonlar tam bir görsel şölen sunuyordu. Aynı bitkisel ve geometrik zarafet, vaaz kürsüsünün korkuluklarında da kendini tekrar ediyordu. Kitabesine göre kökleri 1290 yılına (mihrap alınlığındaki verilere göre ilk inşa olarak 11 Mayıs 1286’ya) kadar uzanan Lâdik Ulu Camii, geçirdiği yangın veya harap olma süreçlerinin ardından 2 Eylül 1895’te (tamir tamamlanışı 30 Mart 1896) adeta yeniden küllerinden doğmuştur. (https://www.konyapedia.com/makale/2962/ladik-eski-buyukulu-cami)
İslam şehircilik geleneğinde camiler, yalnızca birer ibadet mekânı değil; toplumsal yaşamın ve kültürel etkileşimin kalbidir. Arapça "cem" (toplayan) kökünden türeyen ve eski Türkçede "uluğ" (büyük, azim, kebir) kelimesiyle taçlanan Ulu Camiler yapıldıkları şehirlerin İslam kimliğini ve hafızasını taşırlar. Bursa, Diyarbakır, Divriği, Kayseri, Konya Ereğli ve Sarayönü Lâdik Ulu camileri sadece bir ibadethane değil; Anadolu’nun köklü mimari dönüşümünü özetleyen ve keşfedilmeyi bekleyen kültürel bir hazine ve mirastır. Bu bağlamda yetkili kurumlarca Lâdik Ulu camii içindeki iç ve dış kitabeler, hat yazıları, ayeti kerimeler çözümlenmeli ve dijital barkot ile okunmaları sağlanmalıdır. Akıllı telefonlar ve web sayfası üzerinden camiyi tanıtan bilgilere erişim yapılmalıdır.
Yolu Sarayönü Lâdik mahallesine düşenler veya Konya-Afyonkarahisar karayolundan geçenler, hayatın koşturmacasına ve trafiğe kısa bir mola vermeliler. Tarihi Paşa Çeşmesi’nin serinliğinde dinlenip, Ladikli Ahmet Ağa’yı ziyaret ettikten sonra, Roma’nın taşını, Selçuklu’ nun harcını ve Osmanlı’nın kalem işi sanatını tek bir çatıda toplayan bu asırlık Ulu Camii’nin içine adım atmalı; bu manevi etkileşime ve estetik ziyafete mutlaka tanık olmalılar.





