Ömer Tokgöz

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Ömer Tokgöz

İnsanın temel ihtiyaçları arasında yeme, içme, barınma, güvenlik ve ısınma başta gelir. Soğuk havalarda ve Kış mevsimi boyunca ısınmak tüm insanlığın yaşamında önemli bir ihtiyaç olmuştur. Ta ilk zamanlardan beri açık havadan başlayarak mağara döneminden itibaren içinde konaklanan çadır, kulübe ve konutlarda ateş yakılmıştır. Zaman içinde evlerde ocak, şömine, fırın, tandır, maltız, mangal, soba ve endüstriyel ısınma dediğimiz kaloriferle ısınmaya doğru bir evrim süreci görülmüştür. Isınma amaçlı gaz sobası, katalitik soba, elektrikli ısıtıcı, radyatör, ufo vb. türevleri ortaya çıkmıştır.   

Türk halkının sobalı günleri aynı zamanda belgesellere konu olmuştur. Bu belgesellerde sobaya ait tüm bu evreleri görebiliyoruz. 1970 yılında Şehit Sadık ilkokuluna başladığımda sınıflarımız kömür sobalı idi. Müstahdem sobayı yakar ve teneffüs aralarında kontrol ederdi. Bazen hatıralarda okuyoruz ki Konya’nın ve ülkemizin birçok merkez ve taşra okulunda öğrenciler nöbetleşe sobada yakmak üzere odun taşımışlardır. 1975 yılında karma ortaokuluna başladığımda ise okul ve sınıflar komple kaloriferli idi. Konya Çumra’da Çatalhöyükte keşfedilen 9 bin yıllık kerpiç evlerde her evde ateş yakılan bir ocak kısmı bulunmuştur. Isınmak için kullanılan yanıcı malzemeler hep doğal malzemelerdir. Yanıcı ve ısıtıcı malzemelerin bir kısmı tabiatta bulunan çalı çırpı, ağaç, odun vb. iken zamanla yer altından çıkarılan kömür, elektrik, gaz ve petrol türevi fuel oil, doğal gaz gibi endüstriyel malzemeler olmuştur.

İnsanoğlu asırlardır enerji ihtiyacını ateşten karşılamaktadır. Pişirmek, yıkamak, su ısıtmak veya kendi bedenlerinin ısıtılması gibi; yaşamak için gerekli pek çok önemli faaliyeti bu sayede sağlayabilmiştir. Yaşadıkları mağaraların ortasına kazıdıkları ateş çukurları yıllar sonra nihayet havalandırmalı ya da havalandırmasız ilkel şöminelere dönüşmüştür. İlk önceleri ortaya kazılan çukur şeklindeki şöminelerin dumanı tavana açılan deliklerle ortamdan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. 16. yüzyıla kadar binlerce yıl insanlar içerisi dumanlı yerlerde yaşamak durumunda kalmış, buna rağmen bir şekilde hem ısınmış hem de ateşle besinlerini pişirmişlerdir. Nihayet bu tarihten sonra evlerinde daha iyi ısınma yolları ve yakacak türleri aramaya başlamışlardır. 

Soba kelimesi Macarca kökenlidir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine göre, soba, Macarca szoba kelimesinden türeyerek Türkçeye girmiştir. Macarcaya da eski Almancadaki stuba kelimesinden türeyerek taşınmıştır. İngilizcede soba anlamına gelen stuba kelimesi de kapalı alan ya da oda anlamı taşır. Sobanın Anadolu’ya dışarıdan gelmiştir. Soba ecnebi icadı yani. Tanzimat dönemi soba batıya giden devlet adamları; elçiler, askerler, aydınlar ve azınlıklar eliyle topraklarımıza intikal etmiştir. Bizde daha çok ocak, mangal ve maltız türü ısınma yapılmıştır. Frenk icadı diye bir ara soba aleyhinde Müslüman evlerde kullanılması bidattir diye fetva da verilmiştir. 1930'lardan itibaren saç odun sobaları, sonra kömür sobaları derken 1950'lerde soba giderek ülke genelinde yaygınlık kazanmıştır. (https://www.yenihaberden.com/konya-evlerinin-en-guzel-susu-bir-nostalji-olma-yolunda-ilerliyor/1796117/)

Günümüzde artık yaygınlaşan tüm alternatif ısınma yöntemlerinin yanında giderek unutulan sobaların yeri hepimizde özel bir yere sahiptir. Soba bulunduğu ortamdaki bireyler üzerinde tartışılmaz birleştirici etkisiyle yemeği, televizyon izlemeyi ve aile sohbetlerini çağrıştırmaktadır. Soğuk kış mevsiminde evin sıcaklığı ile ortam özel ve keyifli hale gelmektedir. Sabah kahvaltılarında maşa üzerinde kızartılan ekmeklerin kokusu ve çıtırtısı ve eşlik eden bir bardak çay hep özlem duyulan bir ana işaret eder. Bu nostaljik özelliklerinden ötürü soba hep daha özel olacak ve eşlik ettiği kişilerin akıllarında sıcacık anılarla kalmaya devam edecektir. (Ülkemizde 1950 Sonrası Evsel Isıtmada Kullanılan Sobaların tür ve Biçimlerinin Endüstri Ürünleri Tasarımı Yönünden İncelenmesi, Y.L. Tezi, Melih, Melih Gülener, İstanbul, 2019)    

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Isınma bağlamında tarihsel sürece daha ayrıntılı baktığımızda karşımıza ocak ve maltız çıkar.  Evlerde genellikle duvara yapılmış bacası olan ocaklar olurdu. Isınma ve yemek yapmak için kullanılan bu ocaklarda yemek pişirilirdi. Toprk ve metal kaplarda yemek pişirilirdi. Bakır güğümlerde, bardaklarda ve ibriklerde su ısıtılırdı. Maltız ise teneke veya saçtan yapılırdı. Yerden 40-50 cm yükseklikte olurdu. Maltız tenekenin iç yüzeyine 3-4 cm. kalınlığında çömlek çamuru ve kiremit parçaları karıştırılarak sıvanmak suretiyle yapılırdı. Önüne sürgülü bir hava deliği açılan, altına da kül dökülsün ve hava alsın diye döküm ızgara konulurdu. Evler müstakil ve bahçeli olduğu için bahçelerde maltız yakılırdı. İçine meşe odunundan yapılan mangal kömürü konulur ve yemek pişirilirdi. Köz haline gelmiş maltız ev içine alınır veya közleri mangala konup odaya alınır ve ısınılırdı. 

Eski toprak denilen kadınlar bahçeye sarı yapışkan çamur-saman-kiremit parçası karışımından büyük ekmek-börek fırını yapmayı ve maltız yapmayı bilen becerikli ve çilekeş kadınlardı. Çocukken Araplar mahallesinde misafirliğe gittiğimiz Yağcıların evinde rahmetli Zehra ablamın bahçede maltız yaktığını ve kömürlerini mangala koyup oturma odasına getirdiğini görmüştüm. Mangalda kahve pişirildiğini ve çay demlendiğini de bizzat gördüm. Mangal oda içinde fonksiyonel ısıtıcı olarak kullanılıyordu. 1960’lı yıllar ile 1970’lerin başına kadar yemek yapma işinde gaz ocağı kullanılırdı. Evlerde cezvede kahve pişirmek için ise mini ispirto ocakları kullanılırdı.  Daha sonra likit gaz kullanılan Aygaz ve İpragaz ocakları kullanılmaya başlanınca ocak, maltız, gaz ocağı devre dışı kalmıştır. Mangalların yapıldığı maddeye, geldiği bölgeye ya da hangi amaçla kullanıldığına göre değişen pek çok adı vardı. Mangal kelime olarak Arapça kökenlidir. En çok pirinç ve bakır mangallar kullanıldı.  Gümüşten yapılanları ve tombaklanmış olanları da vardı. Mangallar çeşidine göre paşa mangalı, erkân minderi mangalı, sarı mangal, Süleymaniye dökmesi orta mangalı, Edirne mangalı, Selanik yapması yüksek orta mangalı, kısa bakır mangal, küçük sarı mangal, yemek mangalı, kahveci mangalı olarak isimlendirilir. 

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Evin her köşesinde, işlevine uygun mangallar yer alınca, bunların hazırlanması da ister istemez ciddi bir merasimi gerektirir.  Osmanlı döneminde 1908 yılında 20 yaşlarında olan Münevver Alp, bir yazısında bize mangalların nasıl yakıldığını anlatır. Sabah vaktinden başlayalım. Bir akşam önceden iyice küllenmiş, kapağı örtülerek bırakılmış olan oturma odasındaki büyük mangal, sabahleyin namaza kalkan evin büyük hanımı tarafından açılırdı. Besmele ile mangal kapağını kaldırır, hemen dolabın alt gözündeki yerine koyardı. Bu kapağı alınmış mangalın üstündeki soğuk külleri maşa ile usul usul yana çeker, akşam ateşinde dibe yerleştiriliş olan kömürler nar gibi ortaya çıkardı. Yandaki kıvılcımlı küle kahve cezvesi sürülürdü. Bu sırada sütçü gelmişse, ateşin üstüne sacayağı konur, süt tenceresi oturtulurdu.  Hep o ateşte süt kaynar, salep pişer, yağ sürülecek ekmekler kızartılırdı. Kahvaltı faslı bitmeden ateşe konan el tası da ısınırdı. Sıra halayık ya da evin gelininin kömür yakmasına gelirdi. Kış günleri sabah akşam günde iki nöbet kömür yakılırdı. 

Bu dönemlerde kömür denince ‘odun kömürünün’ kastedildiğini de aklımızın bir köşesinde bulunduralım. Yakılacak kömür kaç mangala taksim edilecekse ona göre kömür seçilirdi. Büyükten küçüğe doğru kömürler; elleme, orta, mıcır diye adlandırılırdı. Elleme en iri, ufalanmamış parçalardı. Bu kömürler çuvaldan çıkarılıp yakmak için bezlere dökülürdü. Ateş ise oturma odasının mangalında mutlaka hazır olurdu. Bu mangalın içinde çift ‘Mangal göbeği’ bulunurdu. Mangal göbeği; bir mangalın ortasında bulunan, içinde ateşin yandığı taşınabilir çanağa verilen addır. Bu göbekler akşam sabah değiştirilerek kullanılır, oda ateşsiz bırakılmazdı. Ardından evdeki bütün mangalların göbekleri mutfağa taşınır, külleri kül tepsisinin üstünde tel kalburdan geçirilirdi.  Buna kül elemek denirdi. Bir yandan da ocaktaki kömürlerin karıştırıla karıştırıla iyice yanması temin edilir, elenen küller ise mangal göbeklerine ateşin bakıra temas etmeyeceği şekilde yayılırdı. (Gökhan Akçura, "Bazıları sıcak sever," Soba Kitabı, Emine Gürsoy Naskali, 2023) 

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Mangal ile ilgili meşhur atasözümüzde “komşu komşunun külüne muhtaçtır” denilmiştir. Bu deyim mangal kömürü söndüğü zaman komşudan kor ateş veya kül istenmesinden gelir. Mangalın kor ateşi küçük demir kürek içinde külle verilirdi. Kül ise çamaşır yıkamada da kullanılırdı. Bazen mangal evin içine alındığında özel yapılmış masanın altına konur üstüne de çaput yorgan örtülürdü. Etrafına oturanlar ayaklarını sokarlardı ve tüm aile hep birlikte ısınırdı. Günümüzde mangal ev içi ısınma yönünden ziyade sadece piknik ve mesire yerlerinde kullanılan yönüyle bilinmektedir. Barbekü de bir mangal çeşidi olup Amerikan yerlileri kökenlidir. Amerikan tarzı geniş bahçeli evlerin yemek ve eğlence tarzı olan barbekü global ölçekte tüm dünyada yaygınlaşmaktadır. Halk umuma açık mesire yerlerinde mangal yaparken görece seçkin ve varsıl insanlar villasında barbekü yapmaktadır. (https://www.bbqsepeti.com/blog/icerik/barbekunun-mangalin-tarihi) 

Sobadan önceki ısınma yöntemleri görüldüğü üzere külfet bakımından daha zor idi. Soba daha temiz olması, sağladığı yanma ve ısınma konforu açısından bir dönem çok tutulmuştur. Bazı soba modelleri dekoratif açıdan da tercih edilmiştir. Soba ile ısınmanın tarihi, antik dönemdeki basit ocaklardan 18. yüzyıl Avrupa'sındaki dökme demir modellere ve 19. yüzyıl kuzinelerine kadar uzanır. Türkiye'de 1950'lerden sonra yaygınlaşan sobalar mangal ve tandırın yerini almıştır. Genellikle kömür ve odun kullanılan sobalar verimli ısıtma ve yemek pişirme imkânı sunmuştur. Soba benzeri ısınma araçları köken olarak Kuzey Avrupa ve İskandinavya'da yaygındı. 18. yüzyılın başında Avrupa'da dökme demir sobalar gelişmeye başladı. Kuzine Soba ise 1798 yılında Benjamin Thompson tarafından yemek pişirilebilen ilk kuzine sobayı (Rumford sobası) geliştirdi. 

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Osmanlı döneminde soba öncesinde konaklarda ve evlerde duvarlara gömülü ocaklar veya kömür mangalları kullanılıyordu. Tanzimat dönemi sonrası Batı etkisiyle yaygınlaşmaya başladı. Anadolu'da ise Balkan Harbi sonrası daha sık kullanıldı. Türkiye'de sobanın Anadolu’ya ikinci giriş yeri 93 harbi sonrasında Doğu Anadoluyu işgal eden Rusya tarafından olmuştur. “Erzurum ve Doğu Karadeniz’de Rusça adıyla “peçko” kısa sürede köylere kadar yayıldı. Yine Karadeniz ve Kuzey Doğu Anadolu’da hazneli kuzine ile duvarlardan geçme borulu bir tür kalorifer sistemli soba yaygındır. 

Dökme, sac, tuğla, çini sobalar yerli zanaatkarlar tarafından üretilmeye başlandı. Özellikle çini sobalar zengin konakları ile önemli devlet dairelerinde kullanıldı. Mesela Topkapı sarayında soba yoktur. Mangal yerleri vardır. Dolmabahçe sarayında 116 adet dekoratif döküm ve çini kaplama ve gösterişli sobalar vardır. Saray sobaları içinde Kütahya’da imal edilenler kadar Çekya imalatı olanlarda vardır. Türkiye’de ülke çapında soba üretimi yapan ilk kişi Zümre sobalarıyla “Türk Sanayi-i Harbiye ve Madeniye” fabrikatörü Şakir Zümre oldu. 1920’de kurulan “Şakir Zümre Madeni Eşya Fabrikası”nın sahibi Şakir Zümre Varna’da doğmuş ve Bulgaristan parlamentosunda milletvekilliği de yapmıştı. İlk soba üretimini de 1924 yılında yapmıştır. 

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Sobanın öyküsü

Edebiyatımıza yedi güzel adamdan biri olarak geçen Rasim Özdenören çocukluk anılarında sobadan şöyle bahseder: “Uzaktaki soğuk: Şimdiki soğuklar bana arızî görünüyor. Sibirya veya İzlanda soğuğu diye anılan soğuklar nasıl bizim yerli soğuğumuz olabilir? Ben, bizim yerli soğuğumuzun şahını çocukluk yıllarımın Maraş'ında ve Malatya'sında yaşadım. Damların saçaklarından koca kütükler halindeki buz sarkıtlarının aylarca asılı kaldığı günlerdi. O tarihte daha radyatörü bilmezdik. Sobalı evlerde yaşıyorduk. Ayakkabılarımız dışarıda kaldığından, sabahleyin okula giderken giydiğimizde ayaklarımız buz keserdi. Akşama kadar ayaklarımız ısınmazdı. 

Okulumuz da sobalıydı, odun sobası. Eğer okula geldiğimizde sobayı yanmış bulursak, hemen çevresine halkalanırdık. Ellerimizi birbirine sürte sürte ısıtmak isterdik. Ayaklarımızı sobaya doğru uzatmaya çalışırdık. Ama doğru dürüst ısınmaya fırsat bulamadan zil çalardı. Sanırım ondan sonra da üşüdüğümüzü unuturduk. Ama her şeye rağmen bir şeyden emindik: bir evimiz vardı. Okuldan çıktığımızda, bizi bekleyen bir ailemizin olduğunun bilincindeydik. Karnımızı doyuracağımızı, sobamızın kenarında iyi kötü ısınacağımızı, uyumadan önce ninemizin bize anlatacağı bir masalının mutlaka bulunduğunu bilirdik. Bütün bunlar, her şeye ve her şeye rağmen içimizi ısıtmaya yeterdi. O zaman yaşadığımız havanın soğukluğu yerliydi; bir bunun sıcaklığı bile, içimizi ısıtmaya yetiyordu, yeterdi.” Demektedir. (https://www.yenisafak.com/yazarlar/rasim-ozdenoren/uzaktaki-soguk-851) 

Sobalar 1960’lı yılların ortalarından itibaren Konya’da dört aşamalı bir evrim geçirdi. Birinci evrede saç odun sobaları vardı. İçinde meşe odunu yakılırdı. Yandığı vakit soba saçı ve üzeri nar gibi kızarırdı. Havalandırma kapağından ve üzerinden çıkan ışık hüzmeleri odanın içine ve tavana yansırdı. Oda fırın gibi olur, odun yanıp geçince sıcaklık etkisi geçerdi. Saç soba ve saç boruları paslanmasın ve eskimesin diye yaldız boya ile boyanırdı. Tabi ilk kurulumda bu boya yanar ve ev içine bir boya yanığı koku bırakırdı. İkinci evrede bu saç sobalara ateş tuğlası konuldu. Saç sobada kömür yakılmaya başlandı. Sobanın yanma süresi ve sıcaklığı daha dayanıklı hale geldi. Ateş tuğlaları sıcaklığın daha uzun süre kalmasını sağlamıştı. 

Sobanızda kuru meşe yanıyor mu?

Üçüncü evrede daha uzun boylu ve gri saç ve üst kısmı döküm olan Tınal denilen sobalar çıktı. Tınal sobaların kömür kapasitesi saç sobalara göre daha fazla idi. Neredeyse yanma borusuna kadar 5-6 kilo kömür konulabiliyordu. Hem üstten hem alttan yakılıyordu. İlk defa kömürün uyutulması Tınal soba ile başladı. Kömürü açıp kapama da denilen işlemde Tınal sobanın üstünden, alt kısmından ve üstten yanması yavaşlatılıyordu. Alt taraftaki ızgara kapağı, üst kapağı ve soba ilk çıkış borusundaki havalandırma kelebekleri tamamen veya kademeli kapatılınca kömür uyutuluyor idi. Akşamdan kapatılan soba sabah açılınca veya bir iki saat içinde kontrollü biçimde açılınca tekrar yanmaya başlıyordu. Kömürün külleri alttaki hareketli ızgara kolu ile çırpılıp en alta dökülürdü. Biriken kömür cürufları ve atıklar kömür küreğiyle veya varsa kül çekmecesi ile temizlenirdi. Bu arada yanan sobaya üstten kürekle veya kovayla takviye kömür eklenirdi. 

Sobayı her gün değil gün aşırı temizleme rahatlığı ev kadınlarının işini kolaylaştırmıştı. Tınal sobanın yakılı da kolaydı. Mesela üstündeki havalandırma borusuna kadar kömür konurdu. Kömür üzerine ufak tefek odun parçası eklenir ve üstten yakılan çırayı tutuşturunca kömür çabucak kavrardı. Ben Tınal sobayı tutuştururken çırayı yakar sonra ters biçimde hazneye koyardım. Soba vakumlu şekilde ateşi içine çeker ve çıtır çıtır yanardı. Böylece kömürü çabuk tutuşturmayı evde ben üstlenmiştim. Dördüncü evrede ise kovalı sobalar çıktı. Kömürle ısınmada en pratik çözüm bu icat olmuştur. Doldurma boşaltma pratikleşmiş, sobayı uyutup açma işi verimli ve herkesin yaptığı bir iş haline gelmiştir. Tasarruflu kullanım sağlanmıştır. Sobanın çıkışına takılan ve cimri denilen ısıyı sobada ve oda içinde tutan yuvarlak veya dikey dört boru kompleksi verimli yakmaya katkı sağlamıştır. Kovalı sobalar ile birlikte emaye soba ve boyalı borulara geçilmişti. 

Soba kurmak ve sökmek marifet isterdi. Emaye borular ek yerlerinden akmasın diye boruya plastik kova veya bir kiloluk salça tenekelerini bağlamak yurdum insanının pratik zekâsı idi. Sobayı kurmak ve sökmek bir maharet işi idi. Her kış soba en az üç kez elden geçerdi. Kurulurken, kışın ortasında ve kaldırılırken temizlik amaçlı sök tak yapılırdı. Sobanın boruları düz takılmalı ve kalem gibi hizalı durmalı idi. Eğri büğrü veya dokunsan düşecek şekilde soba kurulmazdı. Tavana veya duvara destek telleri ile sabitlenirdi. Her sobanın bir önce mermer sonra emaye altlığı olurdu. Soba taşının altına daha geniş bir muşamba serilir idi. Her sobanın mütemmim cüzü olarak küreği, maşası, kulplu silindirik kömür kovası ve mermer taş altlığı temizlemek için tavşan ayağı olurdu. Sonra birde buna çamaşır kurutmak için açılır katlanır tel askılık eklenmişti. Soba kurma, sökme takma işinde bazen aile içi ufak tartışmalar da olmaz değildi? Evin hanımı evi batırdınız diye eşi ile oğluna Konya tabiri ile kızmaz ama çıkışırdı. 

Sobalı günlerde acil durumlar dışında haftada bir pazar günleri leğende aile boyu yıkanmak geleneği vardı. Sonra kazanlı bakır kazanlı banyo sobaları çıktı da banyoda daha rahat yıkanır olduk. Soba demek tutuşturma aracı olarak şam/çam ağaçlarından kesilmiş çıraları unutmayalım. Çıra dalları pazardan alınırdı. Konya’ ya has bir gelenek olarak seyyar termiye satıcılarında mutlaka çıra bulunurdu. Çırada mis gibi kokardı. Çırayı keserle küçük küçük parçalara bölmek de önemli bir ustalık işiydi. Zaman zaman keser ile bölerken eline kaçırıp ufak tefek yaralanmalar olurdu. (https://www.yenihaberden.com/konyalilar-bundan-vazgecemiyor-binbir-faydasi-var/1793392/)

Her kış gelirken ve devam ederken insanımızı bir soba nostaljisi sarıp sarmalar. Özellikle sosyal medyada o günler başkaydı, şöyle güzeldi gibi güzellemeler yapılıyor. İyi hoş ama gariban yaşamanın, fakirliğin ihlaslı Müslüman olmanın alameti olmadığı gibi sobanın üç kuruşluk keyfi var diye onca külfetine ve kullanma riskine herhalde kimse heves etmez. Allah herkese daha çok versin, hobi bahçesinde veya bağ evinde kuzine sobası olabilir. Hafta sonu yakar keyfine bakar, sonra doğalgazlı ve kaloriferli evine geri döner.

Sobanın külfetleri ve zararları faydalarından daha fazladır. Kaloriferli evin düzeni ve her yerin sıcaklığının ve konforunun yanına bile yaklaşamaz. Müstakil konutlarda kullanılan soba apartmanlaşma başlayınca bir süre daha apartman dairlerinde kullanıldı. Apartmanlar önce kalorifere daha sonra doğal gaza geçtiler.  

İşin nostaljik tarafı ve çocukluk hatıralarının sempatikliği kadar bir de çileli boyutu vardı. Odun taşımak, kömür çekmek ve kırmak başlı başına bir çile idi. Soba ile ısınmanın çetrefilli bir de zahmet boyutu vardır. Çeken bilir yani. Sobanın çilesi dediğimiz sürece detaylı bir parantez açalım. Sobanın külü, isi, baca ve boru temizliği, her gün kömür odun doldurmak lazımdı. Sobayı beslemeden olmazdı. Soba yanan oda dışındaki her yerin ayaz olması, sabahın köründe odunluk ve kömürlüğe gitmek külfetli bir işti. Kış gelmeden her sene odun kömür almak şarttı.  Sobada yakmak için en az bir ton kömür ve 500 kilo odun satın alırdık ve neredeyse aile boyu kömürlüğe taşırdık. Hepimiz de kömür karası olurduk. Bazen de taşıma işi yapanlar gelir sorardı? Taşıyalım mı? Diye. Onlarda kış aylarında kömür taşıyarak üç beş kuruş nasiplenir ve geçimini sağlardı. Taşıma parasını vererek kömürü taşıtır yani kömürlüğe çektirirdik. Soba genelde tek odada kurulur idi.  Yüklükte duş alırken sobaya yakın olurduk. Önünüz yanar sırtınız donardı. Sobaların saç boruları kış bitince itinayla varsa bahçede yoksa banyoda filan geniş bir leğen/kova içine silkilir ve temizlenirdi. Bodrumda küflenmesin diye soba boruları itina ile gazeteye sarılarak kaldırılırdı.   

Allah hala soba kullananları korusun ve esirgesin soba zehirlenmesinden hastanelik olmak hala sık rastlanan bir durumdur. Kokusuz olduğu için sinsi gaz da denilen soba gazının/dumanının ev içine sızması riski hep vardır. Allah esirgesin karbonmonoksit gazından bayılmak ve farkında olmadan ölmek yüksek olasılıklı bir soba kazası şeklidir. Çocuklar için sobaya değip bir yerini yakmak neredeyse mukadderdir. Soba  ebeveynlerin çocukları terbiye etmek için “cıs yapar” dediği bir tembih kökenidir.  Soba üstünde askıda da olsa bir tarafı yanan ve kokan çamaşırlar hep ola gelmiştir.  Sobayı gaz veya benzin ile çabucak yakacağım derken sobanın birden parlayıp elini yüzünü yakanları hep medyada görmekteyiz. Allah esirgesin soba parlaması veya kıvılcım atması yüzünden evi barkı yanan gibi negatif olayları da hep duyarız. Dolayısıyla sadece nostaljik bir güzelleme ve özlemle ah o günler demenin yanı sıra sobanın yol açtığı birçok riskli durumu göz ardı etmemek gerekir. (https://aynurozge.com/soba-yanan-evde-yasanan-basagrisi/9

Soba demişken uygun yakıt kullanımı ve doğru kurulum çok önemlidir. Fosil yakıt türü olan kömürün niteliği çok önemli bir faktördür. Bu konuda uzman olan ve yıllarca kömür ticareti yapan Suludere Kömür işletmesinin sahibi Mehmet Suludere’ den bu konuda önemli bilgi ve tavsiyeler aldım. “Öncelikle kömürün ıslak olmaması veya uygun olmayan kömür türlerinden kaçınmak gerekiyor. Sobada kaliteli kömür ve kuru odun tercih edilmelidir. Türkiye’ deki kömürler bir milyon yaş civarında iken Sibirya kok kömürü dört milyon yaştadır. Fosil yaşı yüksek olan kömürler daha kaliteli olmaktadır. Torba kömür öncesi kömürler daha az kullanım ömrüne sahip iken paçal kömürle birlikte Afrika kömürü ile uygun karışım kömürler daha çevre dostu olmuştur. 

Bizde linyit kömürleri Ilgın, Ermenek, Seyit Ömer ve Tunçbilek ocaklarından temin edilmiştir. Yanma ömürleri ve dayanıklılık itibarıyla Ilgın daha zayıftır. Kok kömürler ve Sibirya kömürünü döküm sobalarda kullanmak faydalıdır. Bunlar uyuyan nitelikte değildir. Yani sobayı kapatmaya gelmez. Yandıkça külünü almak ve ufak ufak takviye etmek gerekir. Yerli kömürle karışık Güney Afrika’dan ithal paçal kömür ise kalorisi en yüksek, uyumaya en elverişli kömür çeşidi ve havayı en az kirleten değerlere sahiptir. Uzun süre çevre kirliliğine azaltmak için bu kömürler yasal tüketim olarak satılmıştır. Soba kullanıcılarının kömürlerin depolanması, içten yanmaya karşı korunması, doğru soba kurulumu, doğru kova seçimi ve güvenli yakma konusunda ve zehirlenmelere karşı bilinçli olmaları gereklidir. Halk sağlığı açısından ilgili kamu kurumları ve medya aracılığı ile farkındalık ve rehberlik desteği şarttır.”    

Soba artık ömrünü yavaş yavaş dolduran ve hatıralarda yaşayan bir ısınma aracıdır. Bazen sanayide bir dükkânda ve veya bir etli ekmek fırınında yanan sobayı görünce bana da keyifli geliyor. Eski sobalı günlerimizi tebessümle hatırlıyorum Bazen dayızademin hobi bahçesinde misafir oluyorum. Kuzine sobanın başında sohbet başka oluyor. Allaha şükürler olsun ki 34 yıl kamu görevinden sonra emekli oldum. Toki konutlarında ikamet eden Toki Türklerinden biriyim. Her nimetin bir külfeti var. Konya’nın 20 km. dışında da olsa bir evi, arabası, bir torunu olan görece durumu iyi emeklilerden biriyim. Varsayalım ki en az bir-iki milyon Türk lirası harcayıp bir hobi bahçesi yapsam içine herkes gibi bende bir kuzine soba kurardım. Yahya Kemal’in dediği gibi insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Soba denilince bu olgunun bir de sınıfsal ve ekonomik ayrışma portresi ile yazıyı bitirelim. Ülkemizin aştığı sorunları veya gelişmişlik düzeyini soba üzerinden de okumak mümkündür. Tanzimat döneminde soba halkın kullandığı bir şey değildir. Maddi durumu iyi insanlar, paşalar ve zenginler konaklarda ve yalılarda kullanmıştır. Soba halk tarafından yaygın kullanıma geçtiğinde bir süre şehir merkezlerinde alt, orta ve üst sınıf herkesin kullandığı bir nesne olmuştur. Kaloriferli ısınma ortaya çıkınca soba sınıf değiştirmiştir. Orta ve alt sınıfın kullandığı, dar gelirliye mahsus bir ısınma şekline dönüşmüştür. Toplu konutlarda ve meskenlerde kaloriferli ısınma yaygınlaşınca soba bazı orta direk insanların ve üst sınıfların kullandığı bir lükse dönüşmüştür. Bugün bazı kesimler için soba yazlıkta, hobi bahçesinde kullanılan bir ısınma pratiğidir. Orta gelir grubunun üstünde olanlar için bazı hobi bahçeleri üç bölümden oluşmaktadır. Asgari bir dönümlük bir alanda iki artı bir normal ev yanı sıra bahçede yazlık denilen kameriye ile birlikte kışlık denilen cam balkonlu üçüncü bir bölümde soba veya kuzine soba bulunmaktadır. Yani soba kalender, gariban işi ve köyde kullanılan bir ısınma aracı değil lüks ve özlem duyulan bir kullanım nesnesi haline dönüşmüştür.   

Hülasa-ı kelam değerli okuyucularım sosyolojik anlamda artık çoğunluk kentlerde yaşıyor. Artık herkes ilçeler dahil doğal gazlı kaloriferli evleri tercih ediyorlar. Soba kullanımı tabi ki tümden ortalıktan kalkmış değil. Kentin merkezinde ve çeper semtlerinde bazı evlerde kömürle ısınma devam ediyor. İlçeler ve köylere doğru gidildikçe soba kullanımı devam ediyor. İlçe merkezleri ise çoktan doğalgaza geçti. Yazıma başlık koyarken bir türküye işaretle soru sordum. Rahmetli Türk halk müziği sanatçısı Özay Gönlüm “Sobalarında kuru da meşe yanıyor’ türküsüne bir gönderme yaptım. Bu türküyü dinlerken adeta bir sobanın dibinde çıtırtıları hissetmek, ateşin pırıltılarını ve tavana yansımalarını hatırlamak da mümkündür. Kömüre, mangala, maşaya ve sobaya ozanlarımız türkü yakmış ama kalorifer veya doğal gaza türkü yakılacağını pek sanmıyorum. Sağlıcakla ve esen kalınız.

Özay Gönlüm - Sobalarında Kuru da Meşe Yanıyor Efem

Yazarın Diğer Yazıları