İslam medeniyetinin mekân tasavvuru, vahyin yeryüzüyle temas ettiği noktalar üzerinden şekillenmiştir. Müslüman bilincinde Haremeyn (Mekke ve Medine) ile Beytülmakdis (Kudüs), İslam’ın üç büyük kutsal merkezi olarak sarsılmaz bir yere sahiptir. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in kavram haritası ve vahiy tarihi merkeze alındığında, bu üçlü sacayağının yanında dördüncü ve çok özel bir halkanın daha bulunduğu fark edilir: Tûr-i Sînâ.
Yaratıcının yeryüzünde bir beşerle aracısız konuştuğu, zatıyla tecellî ettiği ve üzerine yemin ederek şahit tuttuğu bu coğrafya, bugün politik sınırların, çöl yalnızlığının ve tarihsel kopuşların gölgesinde kalarak İslam dünyasının gündeminden düşmüştür. Oysa Kur’an-ı Kerim, Tûr-i Sînâ’yı sıradan bir tarihsel kıssa mekânı olarak değil, tevhid tarihinin kurucu merkezlerinden biri olarak konumlandırır.
Kur’an’da “Mukaddes” ve “Mübarek” İlan Edilen Toprak: Tuvâ Vadisi
Kur’an-ı Kerim’de bir mekânın bizzat Allah tarafından “mukaddes” (kutsal/arınmış) ve “mübarek” (bereketli/kutlu) sıfatlarıyla doğrudan tescil edilmesi son derece nadirdir. Bu sıfatların doğrudan ve açıkça kullanıldığı ilk ve en belirgin yer, Tûr-i Sînâ’nın eteklerindeki Tuvâ Vadisi’dir.
Hz. Musa’ya peygamberlik görevinin tevdi edildiği o ilk karşılaşma anını Kur’an şöyle kayıt altına alır:
“Ateşin yanına gelince kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Muhakkak ki ben senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.” (Tâhâ, 20/11-12; ayrıca bkz. Nâziât, 79/16)
Aynı hadise Kasas Suresi’nde anlatılırken mekânın niteliği daha da derinleştirilir:
“Oraya vardığında, o mübarek yerdeki (el-buk’ati’l-mübâreke) vadinin sağ kıyısından, oradaki ağaç tarafında kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” (Kasas, 28/30)
İslam geleneğinde Kâbe’ye ve mescitlere gösterilen hürmetin sembolik bir ifadesi olan “nalınları/pabuçları çıkarma” emrinin ilk kez Tûr-i Sînâ’da verilmiş olması tesadüf değildir. İnsan eliyle inşa edilmiş bir duvar veya kubbe bulunmamasına rağmen, Tuvâ Vadisi bizzat İlahî kelâmın tecellîgâhı olması sebebiyle “doğal bir mabet” hükmündedir.
Tîn Suresi ve Vahiy Coğrafyasının Bütünlüğü
Tûr-i Sînâ’nın Mekke ve Kudüs ile olan doğrudan bağlantısını en çarpıcı biçimde ortaya koyan delil, Tîn Suresi’nin ilk üç ayetinde yer alan İlahî yeminlerdir (kasem):
“İncire ve zeytine, Tûr-i Sînâ’ya ve şu emîn beldeye (Mekke’ye) andolsun!” (Tîn, 95/1-3)
İbn Abbas, Katâde, İbn Kesîr, Fahreddin er-Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi pek çok klasik ve modern müfessire göre bu ayetlerdeki sıralama, basit birer tabiat unsuruna değil, üç büyük peygamberin ve üç büyük şeriatın neşvünema bulduğu vahiy havzalarına işaret eder:
İncir ve Zeytin: Hz. İsa’nın ve önceki birçok İsrailoğulları peygamberinin görev yaptığı Kudüs (Beytülmakdis) ve Şam-Filistin havzasıdır.
Tûr-i Sînâ: Hz. Musa’nın Allah ile konuştuğu ve Tevrat’ın (Elvâh’ın) verildiği Sînâ yarımadasıdır.
Emîn Belde: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletinin başladığı ve Kâbe’nin bulunduğu Mekke-i Mükerreme’dir.
Kur’an-ı Kerim, bu üç merkezi aynı yemin dizgesinde birleştirerek İslam’ın mekânsal kutsiyet haritasını bizzat kendisi çizmektedir. Ayrıca Kur’an’ın 52. suresinin doğrudan Tûr Suresi adını taşıması ve “Andolsun Tûr’a...” (Tûr, 52/1) yeminiyle başlaması, bu dağın vahiy literatüründeki ağırlığını açıkça gösterir.
“Kelâm” ve “Tecellî” Mekânı Olarak Tûr’un Ontolojik Ayrıcalığı
Mekke, Medine ve Kudüs; peygamberlerin tebliğ, hicret, ibadet ve miraç merkezleridir. Ancak Tûr-i Sînâ’yı yeryüzündeki diğer tüm noktalardan ayıran iki eşsiz hadise vardır:
Teklîm (aracısız konuşma) ve Tecellî (İlahî zuhur).
Aracısız İlahî Hitap (Teklîm): Kur’an, “Allah, Musa ile gerçekten (aracısız) konuştu” (Nisâ, 4/164) buyurarak Hz. Musa’nın “Kelîmullah” sıfatını vurgular. Vahiy meleği Cebrail’in aracılığı olmaksızın, yaratıcının kelâm sıfatının doğrudan bir beşere ulaştığı ve Hz. Musa’nın özel bir yakınlıkla (necîyyâ) huzura kabul edildiği yer Tûr’un sağ yamacıdır (Meryem, 19/52).
Yeryüzünde İlahî Tecellî: Yeryüzünde hiçbir coğrafi unsurun yaşamadığı sarsıcı ontolojik temas Tûr Dağı’nda gerçekleşmiştir. Hz. Musa’nın “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” (A’râf, 7/143) niyazı üzerine Allah Teâlâ dağa tecellî etmiş; bu tecellînin azameti karşısında koca dağ paramparça olarak yerle bir olmuş (dekken), Hz. Musa ise bayılarak yere yığılmıştır. Kelâm ve tasavvuf geleneğinde “yeryüzünün İlahî cemâl ve celâle en yakın şahidi” Tûr Dağı olarak kabul edilir.
Mîsâk ve Ahit: İsrailoğullarından alınan sağlam ahit (mîsâk) ve ilahî yasaların yazılı olduğu levhaların (Elvâh) teslimi yine bu dağın gölgesinde gerçekleşmiştir (Bakara, 2/63; A’râf, 7/145, 171).
Nebevî Gelenekte Tûr-i Sînâ: İsrâ ve Mi’râc’ın Durağı
Tûr-i Sînâ’nın önemi yalnızca Hz. Musa dönemiyle sınırlı kalmamış, son peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletinde de manevi bir uğrak noktası olarak teyit edilmiştir. Nesâî, Taberânî ve Beyhakî gibi kaynaklarda yer alan İsrâ ve Mi’râc rivayetlerinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Kudüs’e (Beytülmakdis’e) yaptığı gece yolculuğu esnasında Cebrail’in yönlendirmesiyle Tûr-i Sînâ’da (Allah’ın Hz. Musa ile konuştuğu yerde) durup iki rekât namaz kıldığı nakledilir. Bu rivayet, Mekke’den başlayan yolculuğun Kudüs’e varmadan önce Tûr-i Sînâ’yı selamladığını ve tevhid zincirinin halkalarını birbirine kenetlediğini gösterir.
Sonuç: Neden Unutuldu ve Neden Yeniden Hatırlanmalı?
Kur’an’da toplamda on iki farklı surede doğrudan veya dolaylı olarak anılan, adına müstakil bir sure indirilen ve “mukaddes vadi” olarak tescillenen Tûr-i Sînâ’nın günümüz İslam dünyasında arka plana düşmesinin birkaç temel sebebi vardır:
Mescit Merkezli Fıkhî Tasavvur: İslam fıkhında ibadet için özel yolculuk yapılması teşvik edilen üç yerin (Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ) mimari birer mabet olması, açık bir coğrafya/tabiat alanı olan Tûr-i Sînâ’nın ibadet pratiğinin dışında kalmasına yol açmıştır.
Coğrafi Yalıtılmışlık ve Siyasi Tarih: Sînâ Yarımadası’nın çetin çöl şartları, bölgedeki tarihsel yapıların erken dönemlerden itibaren Hristiyan manastır geleneği (Azize Katerina Manastırı vb.) etrafında şekillenmesi ve modern dönemde yarımadanın jeopolitik çatışmalar ile güvenlik koridorları arasına sıkışması, Müslümanların bu coğrafyayla olan fiziki ve zihinsel bağını zayıflatmıştır.
İsrailiyat Çekincesi: Tûr-i Sînâ’nın zamanla yalnızca Yahudi ve Hristiyan teolojisine ait bir sembolmüş gibi algılanması, Müslüman zihninde Kur’an’ın bizzat sahiplendiği bir mirastan geri çekilme refleksi doğurmuştur.
Tûr-i Sînâ; Yahudiliğe veya Hristiyanlığa terk edilmiş bir hatıra değil, bizzat Kur’an-ı Kerim’in “mukaddes” ve “mübarek” olarak tescillediği özbeöz İslam mirasıdır. Mekke tevhidin kıblesini, Medine nebevî toplumun inşasını, Kudüs peygamberler halkasının sürekliliğini temsil ediyorsa; Tûr-i Sînâ da Yaratıcı ile insan arasındaki doğrudan hitabın (kelâmın), ilahî tecellînin ve ahdin (mîsâkın) yeryüzündeki zirvesini temsil eder. İslam’ın kutsal tarih ve mekân bilincini eksiksiz kavramak, Tîn Suresi’nin yan yana koyduğu bu coğrafyaları zihnimizde yeniden birleştirmekten geçmektedir. Böylesi bir bütünleştirici şuur ve semavi dinlerin ortak referans noktası olan Tuvâ Vadisi’nin yeniden hatırlanması, günümüz dünyasında dinleri birer çatışma ve kutuplaşma unsuru olmaktan çıkarıp inançlar arasındaki gerilim duvarlarını yıkabilecek; merhamet, hakkaniyet ve insan onuru etrafında müşterek bir hareket alanı doğurabilecektir. Tûr-i Sînâ’da tecellî eden ilahî kelâmın ortak hafızası; havranın, kilisenin ve caminin köklerini aynı mukaddes vadide buluşturan o kuşatıcı medeniyet ruhunu bugüne taşıyarak, küresel krizler karşısında tüm inananları ortak iyilik, adalet ve barış için birlikte harekete geçmeye davet etmektedir.