Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İslâm'ın üç boyutlu portresi

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İslam dini, kelime anlamı itibarıyla “teslimiyet”, “barış” ve “esenlik” kavramlarını ifade eder. Istılahî boyutta ise Yüce Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlığa sunduğu, onları hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştırmayı hedefleyen ilahi kanunlar bütünüdür. Ancak İslam’ı yalnızca belirli kurallar ve buyruklar silsilesi şeklinde ele almak yetersiz kalacaktır. İslam’ı, yaratılışın özüyle ve insan doğasıyla tam bir uyum sergileyen “fıtrat dini” olarak tanımlamak çok daha isabetli bir yaklaşımdır. Mükemmel bir din, muhatap aldığı insanın bütün zihinsel, duygusal ve ruhsal katmanlarını kuşatmalıdır. İslam’ın bu yetkinliği ve kapsayıcılığı; akli, duygusal ve estetik boyut olmak üzere üç temel sütun üzerinden şekillenir.

Dinin akli boyutu, insanın zihinsel melekelerini harekete geçirerek varlığı ve kâinatı anlamlandırma çabasıdır. İslam düşüncesinde akli delil denildiğinde öne çıkan “Gaye ve Nizam” delili, evrendeki hiçbir unsurun tesadüfen oluşamayacağını, her detayın belirli bir amaca hizmet ettiğini savunur. Akıl, sebep-sonuç ilişkilerini takip ederek bu devasa sistemin her şeyi bilen “Alîm” ve hikmetle yöneten “Hakîm” olan bir Yaratıcı tarafından var edildiği sonucuna varır. Örneğin; modern astronomide Güneş ile Dünya arasındaki hassas mesafe incelediğinde, bu uzaklığın biraz daha yakın olması durumunda gezegenin kavrulacağı, biraz daha uzak olması halinde ise buz tutacağı görülür. İşte insanın zekâsı ve mantığı, bu kusursuz dengenin bir tesadüf değil, gayeli bir tasarım olduğunu kavrar. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim, insanı sürekli olarak körü körüne inanmaktan taklitten uzak durmaya ve derinlemesine düşünmeye davet eder. Âl-i İmrân suresinin 190. ayetinde şöyle buyrulur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten deliller vardır.” Bu ayet, aklın ilahi vahiy ile buluştuğu noktayı simgeler. Din, dogmatik veya körü körüne bir kabulü değil; araştıran, sorgulayan ve delile dayanan “tahkiki”  bir imanı talep eder.

Dinin duygusal boyutu, insanın iç dünyasındaki derin varoluşsal boşlukları dolduran, ona sarsılmaz bir güven ve ait olma hissi sunan alandır. Akli delil açısından bakıldığında; insanın arzuları sınırsızken, gücü son derece sınırlıdır. Hayatın içinde karşılaştığımız ağır kayıplar, deprem ve afet gibi çaresiz anlar veya sevdiklerimizi kaybetme korkusu, insanın “beşerî acziyetini” gözler önüne serer. Bu acziyet, psikolojik bir ihtiyaç olarak Allah inancını rasyonalize eder; sığınacak mutlak bir liman arayışını doğurur. Nitekim yaşama kılavuzumuz Kur’an’da kalbin ancak manevi bir bağla huzura ereceği Ra'd suresinin 28. ayetinde açıkça dile getirilir: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur (huzur bulur).” Canlı bir örnek vermek gerekirse; yoğun bakım ünitesi kapısında çaresizce bekleyen bir yakının, tüm tıbbi imkânlar tükendiğinde ellerini semaya açıp dua etmesi, kalbin mutmain olma arayışının somut bir yansımasıdır. Din; korku (havf) ve ümit (reca) arasında sağlam bir denge kurarak bireyin duygusal savrulmalarını engeller, kriz anlarında sarsılmaz bir iç disiplin ve dayanıklılık kazandırır.

Estetik boyut, inancın dış dünyaya bir sanat eseri ve zarafet olarak yansımasıdır. Akli delil olarak doğadaki matematiksel altın oran, renklerin büyüleyici uyumu ve anatomik mükemmellik, Yaratıcı’nın sadece var eden değil, aynı zamanda “en güzel şekilde biçim veren” (Musavvir) olduğunu kanıtlar. Bir deniz kabuğunun spiral yapısındaki veya bir kar tanesinin eşsiz geometrisindeki zarafet, ilahi güzelliğin somut göstergesidir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in (sav) “Allah güzeldir, güzelliği sever”  hadis-i şerifi, İslam medeniyetindeki sanatın temel ilham kaynağı olmuştur. Bu estetik anlayış; Mimar Sinan’ın Selimiye Camii’ndeki kubbe zarafetinde, bir hattatın sabırla işlediği elif harfinin kıvrımında ya da bir neyzenin üflediği hüzünlü seste hayat bulur. Din, bu estetik boyutuyla inanan insanı kaba, çirkin ve yıkıcı olandan uzaklaştırıp “ihsan” (iyiliği ve güzelliği en iyi şekilde yapma) derecesine yükseltir.

Netice itibarıyla din; aklın kanıtlarıyla (Burhan), kalbin duyarlılığıyla (İrfan) ve sanatın estetiğiyle (İhsan) örülmüş ayrılmaz bir bütündür. Bu boyutlardan birinin dahi ihmal edilmesi, dinin eksik veya yanlış anlaşılmasına yol açar.

  • Akıldan yoksun bir din anlayışı hurafeye ve bağnazlığa,
  • Duygudan yoksun bir din anlayışı duyarsız bir şekilciliğe,
  • Estetikten yoksun bir din anlayışı ise ruhun kuruluğuna ve zarafetsizliğe sebep olur.

Oysa gerçek dindarlık, bu üç boyutun insanın şahsiyetinde harmanlanarak onu “kâmil insan” mertebesine taşımasıdır. Ancak aklını çalıştıran, kalbini diri tutan ve hayatına estetik katan bir birey, dinin vaat ettiği dünya ve ahiret saadetine ulaşabilir.

Yazarın Diğer Yazıları