Dünya arenasında şahlar, vezirler, filler, kaleler, atlar köşe kapmaca oynayıp piyonlar feda edilirken, üç beş hamle sonrası değil yüz üç hamle sonrası planlanırken, ülkemizde gündem iki başlığa sıkışmış durumda. Fonsuzlar ve donsuzlar…
İnsanlığın serüveni cennette başlamıştı. Âdem ve Havva dünyaya sürgün edilmeden önce cennetteydi. Tek bir yasak, tek bir sınır vardı. “Şu ağaca yaklaşmayın!” Kira derdi, mazota zam geldi derdi, elektrik, su, doğalgaz faturası derdi, ay sonu nasıl getirilir derdi, yaz geldi-kış geldi kaloriferi aç klimayı kapat derdi, akşama ne pişireyim derdi, çocukları hangi okula gönderelim okumazlarsa zanaata veya sanata mı versek derdi yok, tabiri caizse yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında… Gayet güzel bir hayat. Böyle lüks ve konfor içinde yaşayan, tek bir yasakla sınırlandırılmış insanı nasıl kandırırsınız? Şeytan insanoğlunun fıtratındaki bir illeti, açığı çok iyi biliyordu. Ve oradan vurdu? Adem’e gelerek: [“Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve son bulmayacak/batmayacak bir hükümranlığı/saltanatı göstereyim mi?” dedi. Nihayet ikisi de ondan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yaprağıyla örtmeye çalıştılar. Böylece Âdem Rabbine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı.] (Taha, 20/120,121.)
İnsanın nefsinde hep daha fazlasına sahip olma, elindeki ile yetinmeme, nefsini şımartma arzusu fıtratındaki en büyük illetlerden birisi. İmtihan dünyasında insanı hataya, yanlışa zorlayan, sınırları ihlal ettiren, haddi aşırtan bir maraz, hırs ve tamahkârlık. Eğitilmesi, tedavi edilmesi, ıslah edilip onarılması gereken bir arıza. Bu arızayı gidermenin en kesin ve kestirme yolu sağlam bir Allah inancı. Gören, işiten, haberdar olan, hesaba çekecek, canlı, diri, güç kudret sahibi, uyuklamayan, her yerde hazır ve nazır olan Allah’a sağlam bir iman. Ve hesap vereceğine ve hesabın neticesinde ebedi bir ödül ve cezaya iman. Hz. Adem’in dünya serüveninin başlangıcından son elçiye kadar bütün mücadelenin ana fikri bu. İnsanın kendisine verilen emaneti, değersizleştirmeden, arızaları büyütmeden, mümkünse ıslah ederek emanet sahibine geri teslim etmesi. En güzel suret ve kıvamı, aşağıların en aşağısına düşürmeden taşıyabilmek. Fıtrattaki illetlere, nefse, şeytana takılmadan, onların tuzağına düşmeden emaneti süre dolduğunda tekrar iade edebilmek. İmtihanın bütün özeti bu.
Ama şeytan tıpkı cennetteki Adem’i kandırdığı gibi insan nefsinin o hiç doymak bilmeyen hep daha fazlasını arzulayan o arızasına yatırım yapıyor ve her seferinde kazanıyor. Son bulmayacak, batmayacak, bitmeyecek bir saltanat arzusu… Nerede? Fani dünyada… Esasen çok ironik bir durum. Ama hırs geldi mi göz kararıyor ve belki yarın belki yarından da yakın öleceğini göremiyor. Tamahkarlık insanı yutan bir girdaba dönüşüyor. Bugün gündemi meşgul eden, ülkenin geleceğinin dibine dinamit koyan fonsuzların içine düştüğü durum bu… Hırs ve tamahkarlık. Yılların güven ve itibar birikimini yok etti. Şahsi zenginleşme hesapları ictimai kaybedişe sebep oldu.
Kapitalizmin kurduğu ve yönettiği finansal piyasalarda büyük fonların agresif kar arayışları, açgözlülük; yetinmeme psikolojisini veya piyasaları manipüle etmesini fonsuzların zihin dünyasında normalleştiriyor. Büyük yatırım fonlarının sürekli daha fazlasını istemesinin ve doymak bilmemesinin arkasında hem psikolojik hem de sistemsel temel sebepler var. Kapitalizmin kurduğu ve kurguladığı finansal sistemde durmak, mevcudu korumak zarardır. Fonlar için şirketler, özel/tüzel kurumlar, insanlar veya ürünler sadece birer rakamdan, grafikten ve istatistikten ibarettir. Sistem sosyal veya insani değerleri göz ardı ederek sadece matematiksel kar maksimizasyonuna odaklanır. Finans dünyasında işlem hacmi büyüdükçe piyasaları manipüle etme veya yönlendirme gücü artar. Yani büyük balık küçük balığı yutar. Günümüzde işlemlerin büyük kısmı yapay zekâ ve algoritmalarla yapılıyor. Bu algoritmaların tıpkı insan nefsi gibi doyma hissi yok sadece kârlı gördükleri her boşluğu saniyeler içinde sömürmek üzere programlanmışlar. Kısacası, fonsuzların doymak bilmemesi nefsani bir tamahkarlık ve hırsla beraber, sistemin de insanın bu hırslarına göre kurgulanmış olmasının bir sonucudur.
Sonsuzluk ağacı veya sonsuz bir saltanat arzusu peşinde cennetten kovulup dünyaya sürgün edilen insanoğlunun bu arızasını ıslah etmenin tek bir yolu var. Kuyuda veya zindanda Yusuf olmaktan daha ziyade sarayda Yusuf olacak nesiller yetiştirmek. Kuyuda veya zindanda Yusuf olmak mecburiyetti, tercih değildi. Kendi iradesi yoktu her ikisine de atıldı. Saray’da vezirin karısı kapıyı kilitleyip “Hadi gel!” dediğinde; “Ben Allah’a sığınırım!” diyebilmek iradeydi tercihti. Yusuf’un sadece yüzü değil imanı da güzeldi. Marifet sarayda Yusuf olabilmek. Dünyanın bütün imkanları, sistemin bütün açıkları önüne serildiği halde “Ben Allah’a sığınırım!” diyebilen insan yetiştiremediğimiz sürece fonsuzlarda, hortumcularda, hırsızlarda, yolsuzlarda, rüşvetçilerde eksik olmayacaktır.