Melda Ünal

Şiddet gösteren çocuk değil, yardım sinyali veren çocuk

Melda Ünal

Son dönemde okul ortamlarında yaşanan şiddet olayları, çocuk ve ergen ruh sağlığına ilişkin önemli bir gerçeği yeniden görünür kıldı: Davranış, çoğu zaman çocuğun iç dünyasının dışa vurumudur. Özellikle saldırganlık, öfke patlamaları, akranlara ya da yetişkinlere yönelen zarar verici tutumlar yalnızca “disiplin sorunu” olarak ele alındığında, altta yatan psikolojik ihtiyaç gözden kaçabilmektedir.

Klinik gözlem bize şunu göstermektedir: Çocuklar yaşadıkları yoğun kaygıyı, değersizlik duygusunu, dışlanmışlık hissini veya çözümlenmemiş öfkeyi çoğu zaman sözel olarak ifade edemezler. Bunun yerine bu duygular davranış üzerinden kendini gösterir. Özellikle gelişim dönemindeki çocuk ve ergenlerde saldırgan davranış, çoğu zaman regülasyon güçlüğünün bir göstergesidir.

Burada önemli olan nokta, davranışın kendisinden çok davranışın işlevini anlamaktır. Çocuk bu davranışla neyi anlatmaya çalışıyor? Görülmeyen hangi ihtiyaç, hangi duygusal yük ya da hangi ilişki örüntüsü bu tabloyu besliyor?

Son yıllarda dijital oyunlar ve ekran maruziyeti de bu tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda. Özellikle şiddet içerikli oyunların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımı, dürtü kontrolü zayıf olan çocuklarda saldırgan temsilleri güçlendirebilmektedir. Ancak klinik açıdan oyunu tek başına neden olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. Oyun çoğu zaman altta yatan boşluğu dolduran bir araçtır; asıl mesele çocuğun duygusal düzenleme becerileri, aile içi sınırlar, ilişki kalitesi ve sosyal destek sistemidir.

Bu nedenle soru “Bu çocuk neden böyle davranıyor?” olmaktan çok, “Bu çocuk içinde ne yaşıyor?” şeklinde sorulmalıdır.

Ne Yapabiliriz, Neye Dikkat Etmeliyiz?

Öncelikle saldırgan davranış gösteren ya da suça sürüklenme riski taşıyan çocukları yalnızca davranışları üzerinden değerlendirmemek gerekir. Davranışın altında yatan duygusal, ailesel ve çevresel etmenlerin dikkatle ele alınması önemlidir. Çocuğun yaşına uygun olmayan yoğun öfke, dürtüsellik, empati güçlüğü, kurallara sürekli karşı gelme, akran ilişkilerinde ciddi çatışmalar ve okul reddi gibi belirtiler, çoğu zaman daha derin bir psikolojik yükün habercisi olabilir.

Bu noktada ailelerin ilk yapması gereken şey, çocuğu etiketleyen bir dil kullanmaktan kaçınmaktır. “Agresif”, “asi” gibi tanımlamalar, çocuğun kendilik algısını olumsuz etkileyebilir ve davranış örüntüsünü pekiştirebilir. Bunun yerine davranışın ne zaman, hangi durumlarda ve hangi tetikleyiciler sonrasında ortaya çıktığı gözlemlenmelidir.

Özellikle son dönemde dijital oyun ve ekran kullanım süresi dikkatle takip edilmelidir. Burada amaç oyunu tamamen yasaklamak değil; içerik, süre ve ebeveyn denetimini düzenlemektir. Şiddet içerikli oyunlara yoğun maruz kalma, özellikle dürtü kontrolü zayıf çocuklarda risk oluşturabilir. Ancak tek başına ekranı suçlamak yerine çocuğun günlük yaşam dengesi değerlendirilmelidir: uyku düzeni, sosyal ilişkiler, fiziksel aktivite, aile ile geçirilen zaman ve günlük işlevsellik.

Ayrıca okul ortamındaki akran zorbalığı, dışlanma, başarısızlık duygusu ve öğretmen-öğrenci ilişkileri de mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Birçok çocuk, yaşadığı yoğun duyguyu okulda davranış yoluyla dışa vurur.

En kritik noktalardan biri ise erken psikolojik destek almaktır. Çocuk ruh sağlığı alanında erken farkındalık ve psikolojik destek, yalnızca mevcut davranışı azaltmak için değil, ileride daha ciddi risklerin önüne geçmek için de kritik öneme sahiptir.  Davranış kronikleşmeden önce yapılacak klinik değerlendirme, hem risk etmenlerini anlamak hem de uygun müdahale planı oluşturmak açısından koruyucu bir rol üstlenir. Her saldırgan davranışın arkasında mutlaka duyulmayı bekleyen bir duygusal ihtiyaç vardır. Bazen çocuklar kelimelerle değil, davranışlarıyla yardım ister.  Çünkü çoğu zaman mesele sadece görünen öfke değildir; o öfkenin altında duyulmayı bekleyen bir kaygı, kırgınlık ya da yalnızlık yer alır.

Yazarın Diğer Yazıları