Musab Seyithan

Para ile imtihanımız

Musab Seyithan

Para, hayatımızın vazgeçilmez bir alışveriş aracıdır. Hayırlı ve hayırsız bütün işler onunla döner. O olmazsa hizmetlerimiz de yüzüstü kapanır. Yüce Allah, Hayat Kitabımızın birçok yerinde “Mallarınızla ve canlarınızla cihat edin” buyururken paranın Îlâyı Kelimetullah için ne kadar önemli olduğunu ve canlarımızı ortaya koyarak yaptığımız cihattan önce geldiğini vurguluyor. Çünkü mallarını vermeyenler, canlarını ortaya koyamazlar. Mal, canın yongasıdır.

Rasûlullah da: "Âhir zaman geldiğinde insanlar için dirhem ve dinara (paraya) ihtiyaç fazla olur. Zira insan o zaman din ve dünyasını onlarla ayakta tutabilir" buyurmuştur. (Taberanî, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/17, 201; Kenzu'l Ummal, c.3. /238, H.No:6333 ve 6347). İşte para, dinimiz ve dünyamız için bu kadar önemlidir.  

Yüce Allah, mal ve paraya karşı duruşumuzu şöyle beyan ediyor: “İnsan, mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.” (100/Adiyât:8); “Şüphesiz insan çok hırslı olarak yaratılmıştır.” (70/Meâric:19).

İnsan, harama da helale de meyillidir: “Sonra o/insana fucûrunu ve takvâsını ilham etti.” (91/Şems:8). Ayette geçen fücur; her türlü kötülüğü, günahı, isyanı ve yoldan çıkmayı, takva ise Allah'a karşı gelmekten sakınmayı, doğruluğu, iyiliği ve güzel ahlakı ifade eder. Allah bizim ne idüğümüzü Kur’an’da böyle anlatıyor. Negatif ve pozitiflerimizi iyi bilip duygularımızı ona göre kontrol altına alacağız. Peygamber ve vahiyle beslediğimiz aklımızı irademizle devreye sokup negatiflerimizi kontrol altına alarak pozitif yönlerimizi harekete geçireceğiz.

Demek ki, insanoğlu öyle bir kıvamda yaratılmış ki ne şeytan ne de melektir. Vahiyden/Kur’an’dan beslenen aklını, iradesiyle birleştirirse Âlâ-i İlliyyine/yücelerin yücesine; aklını hevâ ve hevesinin güdümüne verirse Esfel-i Sâfilîne/aşağıların aşağısına yuvarlanır.

Kötülük işleme duygumuzu bastırmak için de vicdan karakolu oluşturmamız gereklidir. Ahiret inancını yani “Bu dünyada yaptıklarımızın hesabını bir gün ahirette mutlaka vereceğiz” inancını vicdan karakoluna bilinçli bir şekilde yerleştirmeliyiz. Bizde otokontrolü ancak bu karakol sağlar.

İnsanoğlunu böylece tanıdıktan sonra parayla imtihanımıza geçebiliriz. Müslümanın para ile imtihanı; servetin elde ediliş biçimi, harcanma amacı ve kalpteki yerini belirleyen temel bir dinî ve ahlaki sorumluluğudur. Rasûlullah bu konuda şöyle buyurur: “Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 1).

Kalpteki durumuna gelince: Abdülkadir Geylanî şöyle der: “Dünyayı kalbinden çıkar at, ondan sonra kasana mı koyuyorsun, kesene mi koyuyorsun, cebine mi koyuyorsun nereye koyarsan koy sana zarar vermez.”

İmam Azam bir gün öğrencilerine ders verirken içeriye tezgahtarı girerek; “Efendim! Aldığımız habere göre bizim kumaşları taşıyan gemi batmış” der. Büyük İmam bir an düşünür “Elhamdülillah” der. Dersine devam eder. Bir müddet sonra tezgahtar tekrar gelir ve “Haber yanlışmış Efendim. Batan gemi, bizim kumaşları taşıyan gemi değilmiş” der. İmam Âzam yine biraz durur ve yine “Elhamdülillah” der. Bu sefer öğrencileri merak edip sorar: Hocam gemi battı dendi “Elhamdülillah” dediniz, batan gemi sizin kumaşları taşıyan gemi olmadığı haberi gelince de: “Elhamdülillah” dediniz. Hikmeti ne ola ki? Gemi battı denildiğinde şöyle bir durdum, kalbime gittim, hiç üzüntü duymadığımı gördüm ve “Elhamdülillah” dedim. Batan gemi bizim kumaşları taşıyan gemi değilmiş denince yine kalbime döndüm sevinmedi, onun için “Elhamdülillah” dedim, buyurmuş.

İşte buna zühd denir. Kaybedince de kazanınca da duyguları değişmeyen zâhid adam, dünyalığı kalbinden çıkarmış, eline, kasasına, kesesine ve cebine almıştır. Artık ona para ve mal zarar vermez.

Bütün bu misaller; para, mal, mülk ve makam gibi dünyalık dediğimiz şeyleri elde etme ihtirasını kalpten söküp atmanın gereğini ortaya koymaktadır.

O zaman mal ve mülke biz hükmetmiş oluruz. Aksi halde onlar bize hükmeder ve biz eşyanın mahkûmu oluruz. Biz onu sürüklememiz gerekirken, o bizi önüne katar, sevk ve idare eder. Bizim onu avucumuza almamız gerekirken o bizi avucuna alır. İşte o zaman dünyevileşmişiz demektir. Dünyevileşen kişi, parayı kendine hizmet ettireceğine, ona köle olan kişidir. Onu elde etmek için her türlü taklayı mubah görür.

Helal-Haram sınırları, kul hakkı, merhamet, sorumluluk, dürüstlük, güvenilirlik gibi hasletler, 
Müslüman şahsiyette yokluğu ya da eksikliği düşünülemeyecek vasıflardır. Bir Müslüman ancak bunlarla var olabilir.

İslam’ın mal ile ilgili üç prensibi vardır: Kazanç helal olacak, israf edilmeyecek, cimrilik yapılmayacak. Allah’ın bize “Maddi yönden çok zengin olun” diye bir emri yoktur. Sadece “Helalinden kazanın, helal ölçüler içinde yaşayın, infak edin” diye emri vardır.

İmkânı olan Müslümanlar helalinden kazanmaya ve çokça infak etmeye gayret göstermeli. K. Kerim’de 200 yerde infak hatırlatılması yapılıyor.

“Allah, sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsan et.» (28/Kasas:77).

“Allah’ın muttaki kulları varlıkta da yoklukta da infak ederler.” (3/Âl-i İmran:134)

İmanın en büyük meyvesi merhamettir. Merhametin en güzel göstergesi de sende olanı, ondan mahrum olana ikram etmendir yani paylaşmaktır. 19.yy. sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık baş göstermişti. Bunun üzerine İngilizler, kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlı’ya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma sonucunda edindiği kanaat son derece ibretlik idi. Raporda deniliyordu ki: “Burada kıtlık var ama açlık yok! Çünkü herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık açlığa dönüşmüyor. Sonuç olarak; böyle güçlü bir sosyal yapı içinde, kıtlıktan hareketle isyan çıkarmak imkânsızdır.” (Müslümanın Para İle İmtihanı, O. Nuri Topbaş, s.41).

İşte maddi imkanların en asgaride olduğu o toplumda bir ruh buhranı göremiyoruz. Fakat maddi nimetlerin dolup taştığı günümüzde ise, rûhî buhranlar, psikolojik ve psikiyatrik hastalıklar maalesef hat safhadadır. Çünkü çok kazanma hırsı vahşete dönüşmüştür. İhtiraslar sebebiyle nefisler canavarlaşmış, paylaşma ahlâkı zaafa uğramış, infak ve cömertlik unutulmuştur.

Rasûlullah şöyle buyurur: “Bir sürüye salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve makam hırsının dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” (Tirmizi, Zühd, 43).

Hırs, insanı kör eder; hak ve hukuk gözetmeksizin sadece kendi kazanımlarına odaklanmasına yol açar. İnsanı; “Haram helal ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım”a götürür.

İnsanın hırsı ve tamahı asla doymaz. Mevlana’nın dediği gibi: “Dünya malı deniz suyuna benzer, içtikçe susuzluğun artar.”

İşte bu doyumsuzluk, kişiyi sürekli daha fazlasını istemeye ve bu uğurda daha büyük yanlışlar yapmaya sürükler. Fonlarda rezil, kepaze olur.

İşte bu hadis; kontrol edilmeyen, ahlaki sınırları aşan mal-mülk ve makam hırsının, dışarıdan gelebilecek en büyük fiziki tehlikelerden bile daha yıkıcı ve tehlikeli olduğunu hatırlatan evrensel bir uyarıdır.

Konumuzu Hz. Ebu Bekir’in şu anlamlı sözüyle bitirelim: “İman sadece camilerde (kalarak hayata aksetmezse); mal cimrilerde, silah korkaklarda, yetki de zayıflarda olursa işler bozulur.” Teemmül oluna.

Yazarın Diğer Yazıları