Necmettin Şimşek

Kodokushi

Necmettin Şimşek

* Nedir bu kodokushi, bir kişinin evinde yalnız başına ölüp, cesedinin haftalarca veya aylarca fark edilmediği sosyal bir durumu anlatan Japonca kelimedir. Kelime anlamı yalnız ölüm demektir. İlk defa 1980'lerde Japonya'da söylendi. Ülkedeki yaşlı nüfusun artması ve yalnızlaşma nedeniyle yaygınlaştı. Bireyselleşme yani aile bağlarının zayıflaması ve komşuluk ilişkilerinin kopması. Yaşlılık, yaşlıların tek başına yaşaması sebep ve en ciddi sebep ise ekonomik ve sosyal sorunlar bunlar geçim sıkıntısı ve sosyal destek eksikliğidir.

* Bazı ölümler gürültülüdür. Sirenler duyulur. İnsanlar koşar. Haberler yapılır. Birileri hesap sorar, birileri yas tutar. Bazı ölümler ise sessizdir. O kadar sessizdir ki bir insanın öldüğünü anlamak için günlerin, bazen daha uzun zamanların geçmesi gerekir. Japonların bunun için kullandığı ürpertici bir kelimedir kodokushi. Bir insanın evinde, yanında hiç kimse olmadan ölmesi ve ölümünün ancak bir süre sonra fark edilmesidir. Bir insan nasıl olur da milyonların yaşadığı bir şehirde; yüzlerce insanın geçtiği bir sokakta; her katında kapı kapıya en az iki hanenin yaşadığı, modern hayatın çok katlı, yüksek güvenlikli, dış cephesi en iyi malzemelerle mantolanmış apartmanlarından birinde; binlerce dijital bağlantının tam ortasında, yokluğu günlerce fark edilmeyecek kadar yalnızlaşabilir? Binalarımızı soğuktan, sıcaktan ve dış dünyanın gürültüsünden korumak için kat kat yalıttık. Duvarlarımız kalınlaştı, kapılarımız güçlendi, güvenlik sistemlerimiz gelişti. Fakat farkına varmadan insanı da insandan yalıttık. Belki modern şehrin en büyük ironisi tam burada saklıdır. Apartmanlarımızın mantolamasını kusursuzlaştırırken, komşuluklarımızın ısısını kaybettik. Belki çağımızın en ağır fakat en görünmez şiddet biçimlerinden biri tam burada başlıyor. Sessiz şiddet. Kimsenin kimseye vurmadığı, bağırmadığı, tehdit etmediği ama insanların birbirlerinin hayatından yavaş yavaş çekildiği bir şiddet, kapıların kapanmasıyla başlayan. Telefonların daha az çalmasıyla devam eden. Bir ara görüşürüzlerin hiçbir zaman gerçekleşmemesiyle büyüyen. Sonunda bir insanın varlığıyla yokluğu arasındaki farkın toplum tarafından hissedilemez hâle gelmesiyle tamamlanan bir şiddet.

*Yalnızlık değil, kimsesizleşmek. Yalnızlık ile tek başına kalmak aynı şey değildir. İnsan bazen tek başına kaldığında kendisini bulur. Düşünür, okur, üretir, iç dünyasına döner. Felsefenin, sanatın, şiirin ve tefekkürün önemli bir bölümü böylesi bir yalnızlıktan doğmuştur. Sorun yalnız kalabilmek değil, kimsesizleşmektir. Çünkü kimsesizlik, çevrenizde insanların bulunmaması değildir yalnızca. Birinin sizi merak etmemesidir. Sesinizin bir başkasının dünyasında karşılığının kalmamasıdır. Bir sabah perdelerinizi açmadığınızda bunu fark edecek kimsenin bulunmamasıdır. Üç gündür telefonunuza cevap vermediğinizde kapınızı çalacak bir elin olmamasıdır belki bundan da ağır olanı. Bir süre sonra sizin de kimsenin kapısını çalmamaya alışmanızdır. İşte o noktada yalnızlık kişisel bir duygu olmaktan çıkar, toplumsal bir meseleye dönüşür.

* Geleceğimiz dipsiz çukuru. Geleceği konuşurken yapay zekâyı, iklim krizini, savaşları, enerji kaynaklarını, ekonomiyi ve teknolojiyi tartışıyoruz. Fakat insanlığın önünde sessizce büyüyen başka bir çukur var. Yalnızlık. Üstelik bu çukur gürültü çıkarmıyor. Sessizlikle büyüyor. Modern insan giderek daha bağımsız olmak istiyor. Kimseye muhtaç olmamak. Kimseye hesap vermemek. Kimsenin yükünü taşımamak. Kimsenin kendi hayatına müdahale etmesine izin vermemek. Bunların belirli ölçülerde özgürlüğün kazanımları olduğu açıktır. Fakat modernitenin trajedisi başka yerde ortaya çıkıyor: Bağımsızlık ile bağsızlığı birbirine karıştırmaya başladık. Özgürleşmek isterken birbirimizden kurtulmaya çalışıyoruz. Oysa bazı bağlar insanı esir ederken bazı bağlar insanı hayatta tutar. Bir annenin telefonu. Bir dostun neredesin diye sorması. Komşunun kapıyı çalması. Bir sofrada size ayrılmış sandalye. Birinin sizi beklemesi. Bunların hiçbirisi teknolojik gelişme değildir. Fakat belki medeniyet dediğimiz şey tam olarak bunların toplamıdır.

* Kimseye muhtaç değilim yanılgısı. Çağımız bize yalnız yaşamayı öğretmekle kalmadı; başkasına ihtiyaç duymamayı da bir başarı göstergesine dönüştürdü. Kendi ayaklarının üzerinde dur. Kimseye muhtaç olma. Kendi problemini kendin çöz. Kimseye yük olma. Güçlü ol. İlk bakışta makul görünen bu cümlelerin arkasında fark edilmeden büyüyen başka bir insan tasavvuru var: İdeal insan, kimseye ihtiyaç duymayan insandır. Oysa böyle bir insan hiçbir zaman var olmadı. Doğduğumuz anda bir başkasının kucağına muhtacız. Konuşmayı başkalarından öğreniyoruz. Bilgimizi önceki kuşaklardan alıyoruz. Hastalandığımızda bir başkasının bakımına ihtiyaç duyuyoruz. Yaşlandığımızda yeniden başkalarının merhametine yaklaşıyoruz. Ve öldüğümüzde bedenimizi dahi başkaları kaldırıyor! İnsan hayatının başlangıcı da sonu da başka insanların ellerindedir.

*Sonuç olarak, medeniyet, ihtiyaçlarımızı birbirimizin varlığıyla tamamlayabilme sanatıdır. Modern şehir bu karşılıklılığı görünmez hâle getirdi. Ekmeği görüyoruz ama çiftçiyi görmüyoruz. Siparişi görüyoruz ama onu taşıyan insanı görmüyoruz. Yaşlıyı apartmanda görüyoruz ama hikâyesini bilmiyoruz. İnsanları giderek varlıklarıyla değil, işlevleriyle tanıyoruz. Böylece toplum yavaş yavaş bir insanlar topluluğundan hizmetler ağına dönüşüyor. Gözetim arttı, gözetme azaldı. Eskiden komşu, gündelik hayatın sessiz tanığıydı. Sabah perdenizin açıldığını görür, akşam ışığınızın yanmadığını fark ederdi. Hastaysanız kapınızı çalardı. Bugün güvenlikli sitelerde yaşıyoruz. Kameralarımız var. Dijital kilitlerimiz var. Akıllı kapılarımız var. Görüntülü diafonlarımız var. Bazen bizi gerçekten gören yok. Çağımızın ironisi belki de tek cümleye sığmaktadır. Gözetim arttı, gözetme azaldı. Her yerde kamera var fakat birbirimize daha az bakıyoruz. Telefonumuz nerede olduğumuzu biliyor. Algoritma hangi müziği sevdiğimizi biliyor. Banka ne satın aldığımızı biliyor. Sosyal medya hangi insanlarla ilgilendiğimizi biliyor. Fakat yan dairede yaşayan insan 3 gündür evimizden çıkmadığımızı bilmiyor. Hakkımızda giderek daha fazla veri üretilirken bizi gerçekten tanıyan insanların sayısı azalıyor. Binlerce takipçi, çalınmayan kapı. Bir insanın binlerce takipçisi olabilir. Her sabah yüzlerce kişinin hayatını görebilir. Onlarca mesaj grubunda bulunabilir. Fotoğrafı yüzlerce kez beğenilebilir. Fakat hastalandığında kapısını çalacak bir insanı olmayabilir. Online olmak ile birinin hayatında bulunmak aynı şey değildir. Bir kalp emojisi, omuza konulan el değildir. Bir geçmiş olsun mesajı, kapının çalınması değildir. Bir takipçi, dost değildir. Bir bildirim, hatırlanmak değildir. Algoritma sizi her gün hatırlasa bile bu, bir insanın sizi merak ettiği anlamına gelmez. Bütün suçu teknolojiye, şehre veya modern hayata yüklemek kolaycılık olur. Daha rahatsız edici bir soruyla yüzleşmeliyiz: Yalnızlığın bir bölümünü biz mi inşa ediyoruz? Dostluk istiyoruz ama dostluğun zamanını vermek istemiyoruz. Aile istiyoruz ama tahammül etmek istemiyoruz. Sevilmek istiyoruz ama bir başkasının yükünü taşımak istemiyoruz. Anlaşılmak istiyoruz ama dinlemeye sabrımız azalıyor. Hatırlanmak istiyoruz ama aramıyoruz. Dayanışma istiyoruz ama hayatımızın sınırlarına kimsenin dokunmasını istemiyoruz. Geleceğin dipsiz çukuruna yalnızca itilmedik; bazı taşlarını kendi ellerimizle döşedik. Hikâye çok daha önce başlamıştır. Belki yıllar önce bir telefon görüşmesi yapılmamıştır.

Yazarın Diğer Yazıları