Necmettin Şimşek

Yenir mi, artık yenmez

Necmettin Şimşek

* Market açılmış 2020 yılında adı Yenir imiş, amacı ise market zincirlerin ve üretici firmalardan tarih, sezon sonu ve ambalaj hasarlı satış dışında kalan ve hala kullanılabilir durumda olan ürünleri indirimli fiyatla tüketicilerle buluşturmakmış. Sevmiyorum böyle aptalca girişimleri. Kelimelere bakınca anlaşılıyor niyetleri. Biz bunu hak etmedik. Türkiye’de gıda fiyatlarındaki hızlı yükseliş dar gelirliyi her geçen gün daha da zorluyor. Alım gücünün erimesiyle birçok temel ürüne ulaşmak güçleşirken, vatandaşlar çarşı ve pazardan eli boş dönüyor. Sofralar giderek sadeleşirken, İstanbul’un da aralarında bulunduğu 4 ilde şubeleri bulunan bir marketin önünde uzun kuyruklar oluşuyor. İsraf savaşçısı gibi zekâ yoksunu sloganla faaliyet gösteren marketin adı tabloyu daha da çarpıcı kılıyor. Raflarda ise büyük zincir marketlerin satıştan çıkardığı ürünler yer alıyor. Bakliyattan süt ürünlerine, temizlik malzemelerinden bebek bezine kadar geniş bir ürün yelpazesi, %80’e varan indirimlerle sunuluyor. Bu ürünler, artan fiyatlar karşısında temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan dar gelirli vatandaşlar için cazip bir alternatif oluşturuyor. Son kullanma tarihi gıda güvenliği ile ilgili tavsiye edilen tüketim tarihi ise gıda kalitesiyle ilgilidir arada uçurumlardan fazla fark var.

 

* Yılın başında yine ekonomik tedbirlerle devam ediyoruz. Ücret, kamu giderleri ve para politikasına ilişkin alınan kararların etkilerini beraberce yükleneceğiz. 2026 yılına ilişkin en önemli ekonomik karar asgari ücret, emekli aylıkları ve kamu personeline yönelik ücret düzenlemeleri oldu. Açıklanan kararlara göre, son 3 yıldır uygulanmakta olan ücretleri baskılayarak iç talebi kontrol altında tutma politikasının devam ettiğini görüyoruz. Özellikle asgari ücret ve emekli aylıklarının büyük şehirlerdeki yaşam maliyetlerinin oldukça gerisinde kaldı, 2026 yılında sabit gelirli hane halkı açısından satın alma gücü ve toplumsal refah üzerindeki baskının daha da artacağına işaret ediyor. Alınan diğer kararlara baktığımızda, tüketime yönelik baskılayıcı adımların ithalat sınırlamalarıyla birlikte sürdürüldüğünü görüyoruz. Geçtiğimiz dönemde yurt dışından bireysel tüketime ilişkin sınırların hızla aşağı çekildiğine tanık olmuştuk. Önce 150€ olan limit 30€’ya indirilmişti. Bu hafta yapılan düzenleme ile birlikte yurt dışından bireysel tüketimin fiilen ve tamamen kapandığını görüyoruz. İthalata yönelik bu sert kısıtlama hâlihazırda ücret baskısı altında olan hane halkı açısından oldukça olumsuz bir tablo oldu. Zira ithalatın tamamen kapanması, tüketiciyi yurt içinde daha sınırlı seçeneklere ya da daha pahalı ürünlerle sınırlandırıyor. Bu hafta öne çıkan bir diğer önemli karar ise bireysel emeklilik sistemine ilişkin devlet katkı paylarının azaltılması kararı oldu. Yaklaşık 10 yıl önce uygulamaya alınan düzenleme ile devlet, uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek amacıyla BES’e yapılan katkıları belirli oranlarda destekliyordu. Bu politikanın temel amacı, kısa vadeli mevduata sıkışmış tasarruf yapısını daha uzun vadeli ve finansal açıdan daha sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmekti. Gelinen noktada bütçe kısıtlarının belirleyici olduğunu ve devletin uzun vadeli tasarrufları teşvik etme politikasını zayıflattığını görüyoruz. Devlet katkı oranının %20’ye indirilmesi, hâlihazırda %30’un üzerinde seyreden enflasyon ortamında uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek açısından oldukça olumsuz bir adım oldu. Bütçede faize giden payın ulaştığı yüksek seviyeler dikkate alındığında, alınan tüm bu kararların arkasında bütçe giderlerini kontrol altına alma çabasının ön planda olduğu anlaşılıyor. Ancak bu politikaların kalıcı ve etkili olabilmesi için atılması gereken en kritik adım, Türkiye’nin risk primini yukarı çeken enflasyonun düşük ve öngörülebilir seviyelere mutlaka indirilmesidir. Küresel konjonktürde jeopolitik risklerin giderek arttığı bir ortamda, ülke risk priminin daha düşük ve öngörülebilir bir seviyeye çekilmesinin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda görüyorum.

 

*Sonuç olarak, küresel risklerin yoğunlaştığı dönemlerde bir ülke için olabilecek en kötü şey hazırlıksızlıktır. Ekonomik, diplomatik ve siyasi gelişmelere plansız, programsız yakalanmak ve rüzgâra göre harekete mecbur kalmak. Ülkemiz böyle bir durumda. Ülkenin hem kriz hem de istikrar dönemlerinde kendinden emin olacak ve dünyayı da yeterli kapasitesi olduğuna ikna etmeye ihtiyacı vardır. Hava atmak asla yetmez. Yaklaşık 8 yıldır krizde olan bir ekonomi… Bütün dünya salgının ürettiği sınırlı enflasyondan hızla çıkabilmişken, biz zaten salgın öncesinde başlayan ve sonrasında katlanarak devam eden ağır bir hayat pahalılığı döneminin hala tam ortasındayız. 2025 planları tutmadı %31 enflasyonu başarı kabul ettik ama bu da gerçekleşmedi. 2026 hedefi de tutmayacak belli oldu. Ağır bir gıda enflasyonu var büyük ve güçlü bir ülkenin iddialarıyla çelişiyor. Ücretli kesimin büyük çoğunluğu yoksulluk ve açlık sınırında bir hayatta. Emekliler daha kötü. Onlara durumlarını idare edebilecek bir maaş veremiyoruz. Öte yandan, yabancı yatırım alamadığımız için de dünyanın en yüksek faizini ödemek zorundayız. Merkez Bankası’nın rezervleri ayakta kalabilsin diye ancak bol kazanç vaadiyle dışarıdan para getirtebiliyoruz. Kriz ve fırsatlara hazırlıkta en önemli durumda tablo kötü. Bir ülkeyi kalıcı olarak güçlü kılacak eğitim, akademi, teknoloji, tarım gibi kalemlere ise bakmak cesaret istiyor. Bugünün krizler ve belirsizlikler dünyasında kendisini hazırlıksız kılan her şeyi ısrarla yapan tek ülkeyiz.

Yazarın Diğer Yazıları