Tarih bazen en ağır dersini, insanı kendi silahıyla vurarak verir. Bir zamanlar coğrafi uzaklıkların ardında yaşanan çalkantıları, rejim değişimlerini ve iç savaşları “bahar” kisvesi altında alkışlayanlar, bugün o rüzgarın kendi başkentlerinin sokaklarında estirdiği fırtınayla yüzleşiyor. Ortadoğu’da “Arap Baharı” etiketiyle pazarlanan, ancak ardında yıkılmış devletler, perişan olmuş toplumlar ve milyonlarca mülteci bırakan o müdahaleci süreç, bugün dönüp dolaşıp Batı’nın kapısınımı çalıyor? “Eden bulur, eken biçer” misali, bugün Avrupa şehirlerinde artan sokak olayları, yağmalamalar ve toplumsal kalkışmalar, akıllara kaçınılmaz bir soruyu getiriyor: Acaba sırada bir “Avrupa Baharı” mı var?
Bu tablonun mimarları sadece Brüksel’deki Avrupalı liderler değil; okyanus ötesinden senaryolar yazan Washington ve adasından küresel dizayn peşinde koşan Londra da bu fırtınanın baş aktörleridir. Yıllar boyunca Amerika’nın ve İngiltere’nin önderliğinde yürütülen müdahaleci, istikrarsızlaştırıcı dış politikalar; Ortadoğu’yu kana bularken milyonlarca insanı yurtsuz bıraktı. Sınırlar cetvelle çizilirken, iç savaşlar körüklenirken ve halklar göçe zorlanırken, Batılı başkentler bu trajedinin hem müellifi hem de izleyicisiydi. O dönemde evlerini terk etmek zorunda kalan milyonlar, hayatta kalabilmek için Avrupa’ya sığınmak zorunda kaldı. Ancak Batı, bu krizi insani bir bakışla çözmek yerine, kendi bencilliği ve sömürgeci refleksleriyle yönetti; göçmenleri gettolara mahkûm edip sorunları halının altına süpürdü. Görmezden geldi, kullandı.
Bugün Avrupa’nın dört bir yanında patlak veren olaylar, işte bu derin ve kirli geçmişin faturasıdır. Artan ekonomik krizler, enflasyon ve sosyal adalet sorunları, dış politikadaki bu basiretsizlikle birleşince sokakları barut fıçısına çevirdi. Washington ve Londra’nın güvenli mesafelerinden destekleyip Avrupa’nın kucağına bıraktığı bu demografik ve toplumsal gerilim, bumerang gibi dönüp batılı merkezleri vurdu. Batılı devletlerin bu süreçten çıkarması gereken çok net bir ders var: İnsan olmak, insana değer vermek.
Krizler kötüdür ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın, akıl ve vicdan muhasebesinin de kapısını aralar. Artık faturayı başkalarına kesme, duvarları kalınlaştırma veya parmaklıklar ardında yaşama devri kapanmıştır. Dünya ortak bir kaderi paylaşıyorsa, çözüm de ortak bir vizyondan geçer. Şimdi Batı’nın ve tüm küresel aktörlerin önünde insanı, kapsayıcı ve kalıcı bir yol haritası duruyor.
Bu yol haritasının temel taşı, insanı merkeze alan hümanist bir bakış açısını yeniden kuşanmaktır. Yıllardır çatışma gerekçesi yapılan din, ticaret ve ırk gibi unsurları toplumları ayrıştırmak, ötekileştirmek ve sömürmek için kullanma devri artık kesinlikle bitmelidir. Aksine, inançları ortak bir vicdan ve merhamet zemininde buluşturma, ticareti sınırları kaldıran ve refahı hakça paylaştıran adil bir köprüye dönüştürme ve farklı ırk ile kültürleri medeniyetin zenginliği olarak kucaklama zamanı gelmiştir. Sokakların yangınını söndürmenin tek yolu, tepeden bakan kibirli dili bir kenara bırakıp, ortak insanlığımızda yeniden buluşmaktır. Unutulmamalıdır ki, barış ancak adaletle, adalet ise ancak ötekini kendimiz gibi görebildiğimiz ölçüde mümkündür.