İnsanlık, modern zamanların aldatıcı ışıltısına kapıldıkça, kendi öz cevheriyle arasındaki bağı sessizce koparıyor. İslam’ın “taabbüdî” bir boyun eğişle emrettiği yasaklar, aslında ruhumuzun yaralarını saran merhametli birer kalkan gibi dururken, biz bu kalkanları birer birer terk ediyoruz. Kadın ve erkeğin o muazzam ahengi, artık birbirini tamamlayan bir bütün değil, modern dünyanın hırsları arasında ezilen birer yabancıya dönüştü. Fıtrat üzere yaşamak, bir zamanlar en doğal halimizken, şimdilerde ancak hasretle andığımız, uzaklarda kalmış bir masal gibi içimizi sızlatıyor.
Ne yazık ki, erkekliğin vakarını altınların parıltısıyla, ipeğin yumuşaklığıyla takas ettiğimiz bir çağı yaşıyoruz. Erkeği karakterinin çelikten vakarıyla değil, üzerine iliştirdiği maddiyatın sahte ışıltısıyla tanımlamak, aslında o ruhun derinliğini kaybetmiş olmasının yasını tutmaktır. Bir zamanlar cephede metaneti, sofrada cömertliği, sokakta ise mütevazı duruşuyla tanınan erkeğin, bugün aynanın karşısında hangi altının kendisine daha çok statü kazandıracağını düşünmesi, fıtratın uğradığı en büyük bozgunlardan biridir. İpek, zarafetiyle kadın ruhunun o narin ve estetik dokusuna yakışan bir hikmetken; erkeğin bu yumuşaklığa bürünmesi, hayatın zorlukları karşısında durması gereken o dik ve metanetli duruşun yavaş yavaş eriyip gitmesidir.
Toplumsal hayatımızda ise ipek ve altın, sadece birer eşya olmaktan çıkıp, imkânı olmayanların yüreğine hançer gibi saplanan birer statü sembolüne dönüştü. Bir yanda evine ekmek götürmekte zorlanan bir babanın mahcubiyeti, diğer yanda parmağındaki ağır altın yüzükle veya ipek gömleğinin hışırtısıyla güç gösterisi yapan bir adamın kibri... Mümin, kibri kalbinden söküp atması gereken kişiyken; şatafatın gölgesinde bir güç yarışı başlatması, toplumun manevi bağlarını koparan sessiz bir feryattır. Kaynakların, bir yetimin elinden tutmak veya bir gencin yuva kurmasına vesile olmak yerine, fani bir bedenin süslenmesine harcanması, adaletin ve merhametin o hüzünlü vedasını temsil eder.
Hatta bedenimiz bile fıtrata yabancılaşmanın bedelini sessizce ödüyor. Modern araştırmalar, ipek liflerinin erkek tenine değdiğinde yarattığı o zayıflatıcı statik etkinin ve altın parçacıklarının hormonlar üzerindeki baskısının aslında birer “kimyasal hüzün” olduğunu fısıldıyor. Kadın doğasının o döngüsel yenilenmesiyle bertaraf edebildiği bu etkiler, erkeğin fıtratındaki o sert ve koruyucu çekirdeği zamanla yumuşatıyor. Oysa İslam, en çaresiz anlarda, bir hastalık vuku bulduğunda —tıpkı şiddetli bir egzamada pamuğun dahi can yaktığı o ıstıraplı anlar gibi— ipeğe dahi izin verecek kadar merhametli bir esneklik sunar. Çünkü amaç hiçbir zaman kuru bir yasak değil, her zaman insanı ve onun onurunu korumaktır.
Nihayetinde, bir Müslüman erkeğin ipek ve altından uzak durması, bir eksiklik değil, ağırbaşlı bir vazgeçiştir. Asıl acı olan, parmakları altınla donatırken ellerin hayır işlemekten mahrum kalması; bedeni ipeğe sararken ruhun günah kirleri içinde çıplak bırakılmasıdır. Çünkü asıl ziynet, bir gün toprak olacak bedene takılan geçici takılar değil; ruhun o sessiz, vakur ve derin “takva elbisesi”dir. Müslüman erkek, değerini üstündeki kumaşın fiyatından veya bileğindeki altının ağırlığından değil, alnındaki secde izinden ve amellerinin ağırlığından aldığını hatırladığında, o kaybettiği huzuru yeniden bulacaktır.