Azerbaycan’la ilgili Türk medyasında yapılan yorumlarda dikkatimi çeken meselelerden biri, ülke hakkında bazı yanlış bilgilerin ve değerlendirmelerin bulunmasıdır. Güncel meseleleri bir yana bırakarak Azerbaycan’ın mezhepsel durumunu, yani ülkenin dinî yapısını ele almak istiyorum. Türkiye’de gördüğüm bazı kişiler, Azerbaycan’ın dinî yapısını Türkiye’deki yapıyla aynı zannediyor. Azerbaycan toplumunun da genel olarak Hanefî mezhebine ve Sünnî akideye mensup olduğunu düşünüyorlar. Bu soruya biraz açıklık getirmek istiyorum.
Azerbaycan’ın dinî yapısına baktığımızda, toplumun yaklaşık %70-75’inin Şiî, %25-30’unun ise Sünnî olduğu yönünde tahminler bulunmaktadır. Ancak bunlar kesin ve resmî rakamlar değildir. Resmî kaynaklarda da Şiî nüfusun daha fazla olduğu belirtilmektedir.
Bununla birlikte, Azerbaycan’daki Şiîlik ile İran’da yaygın olan Şiîlik anlayışını birbirinden ayırmak gerekir. Azerbaycan’da Caferî mezhebi yaygındır. Ancak buradaki Şiîlik, Ehl-i Sünnet’e karşıtlık üzerine kurulu bir anlayış değildir. Azerbaycan’da Şiîler ile Sünnîler tarih boyunca birlikte yaşamış, aralarında mezhep farklılıkları bulunmasına rağmen toplumsal ilişkilerini bu farklılıklar üzerinden şekillendirmemişlerdir.
Buna karşılık, son yıllarda İran’a özgü Şiî anlayışın Azerbaycan’da yaygınlaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Aslında bu yeni bir süreç değildir; bağımsızlığın kazanılmasından bu yana devam eden bir durumdur. Ancak özellikle son yıllarda bu yöndeki faaliyetlerin daha fazla gündeme geldiği söylenebilir.
İran’daki dinî anlayışın önemli özelliklerinden birisi, mercii-i taklit ve velâyet-i fakih sistemleridir. Bu yapı içerisinde mercii-i taklit, dinî konularda kendisine uyulan ve fetvalarına başvurulan dinî otoriteyi ifade eder.
Bu anlayışa göre, bir Şiî Müslümanın ibadetleri ve dinî sorumlulukları bakımından bir mercii-i taklide bağlı olması önem taşır. Başka bir ifadeyle, kişi bir Ayetullah’ı mercii-i taklit olarak benimsememişse ibadetlerinin geçerliliği konusunda sorun yaşayabileceği düşünülür. Bu yaklaşım, dinî hayatın belirli dinî otoriteler üzerinden şekillendirilmesi anlamına gelir.
Örneğin, bir insanın yirmi yıl boyunca namaz kıldığını, ancak herhangi bir mercii-i taklide bağlanmadığını düşünelim. Bu anlayış çerçevesinde kişi, geçmişteki ibadetlerinin geçerliliğini sorgulamak zorunda kalabilir. Yine bir Ayetullah’tan belirli bir konuda fetva geldiğinde, bu fetvanın takipçilerinin dinî ve toplumsal davranışları üzerindeki etkisi de ayrıca değerlendirilmelidir.
Bunun yanında, bu sistemin doğurabileceği sonuçları göstermek açısından bir örnek daha vermek istiyorum. İran’daki Ayetullahlar tarafından cihat çağrısı niteliğinde bir fetva yayımlandığında, bu dinî otoritelere bağlı kişiler açısından söz konusu çağrıya uymak dinî bir zorunluluk hâline gelebilir. Bu anlayış çerçevesinde, böyle bir çağrıya uymayanların dinî bakımdan ağır bir sorumluluk altına gireceği, hatta dinden çıkmış sayılabileceği veya dinsiz olarak ölebileceği yönünde değerlendirmelerle karşılaşılabilir.
Tehlikenin boyutunu göstermek açısından bu hususa dikkat çekiyorum. İran’daki bir dinî otoritenin verdiği fetvanın, Azerbaycan’da yaşayan ve bu otoriteye bağlı kişiler üzerinde ne tür sonuçlar doğurabileceği göz ardı edilmemelidir. Böyle bir durumda, başka bir ülkenin dinî otoritesinden gelen çağrının kişinin kendi ülkesindeki siyasi ve toplumsal tutumunu etkileyebilmesi ihtimali ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca mezhep farklılığı değil, aynı zamanda dinî otorite ve siyasi bağlılık meselesidir.
Meselenin boyutunu daha iyi anlamanız açısından bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. İran, Suriye’de uzun bir süre etkisini ve nüfuzunu, ülkenin %10’unu oluşturan Nusayri gruplar üzerinden sürdürdü. Benzer şekilde Yemen’de de yaklaşık %30’luk bir nüfusa sahip olduğu belirtilen Husiler üzerinden etkisini artırdı. İran’ın dinî anlayışıyla bütünüyle örtüşmeyen bu gruplar üzerinden bile böyle bir nüfuz kurabildiğini düşünürsek, nüfusunun yaklaşık yüzde 70-75’inin Şiî olduğu tahmin edilen Azerbaycan’da neler yapabileceğini siz düşünün. Ancak şükürler olsun ki Azerbaycan’daki Şiî Müslümanların çoğu, İran’ın planlarının farkındadır.
Öte yandan, Azerbaycan’daki Sünnî yapının da Türkiye’de bilinen Sünnî anlayışla bütünüyle aynı olduğunu düşünmemek gerekir. Azerbaycan’daki Sünnî nüfusun bir bölümü, Türkiye’de de yaygın olan Hanefî anlayışı benimsemektedir. Ancak Sünnî nüfusun tamamını bu çerçevede değerlendirmek doğru değildir.
Azerbaycan’daki Sünnî çevreler içerisinde radikal fikirleri benimseyen tekfirci grupların varlığı bilinmektedir ve bu yapıların varlığı göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Aynı şekilde, Türkiye’de bulunan ve devlet yapısını tehdit eden bazı cemaatlerin bir uzantısı da Azerbaycan’da kök salmıştır (FETÖ’den söz etmiyorum). Bunun yanında, farklı dinî yorumlara ve anlayışlara sahip çeşitli İslami yapılar da mevcuttur. Dolayısıyla Azerbaycan’daki Sünnî nüfusu tek bir anlayışla açıklamak mümkün değildir.
Ayrıca toplumun geri kalanının ne ölçüde dindar olduğu da ayrı bir meseledir. Mezhepsel aidiyet ile fiilî dinî yaşantıyı birbirinden ayırmak gerekir. Bir kişinin Şiî veya Sünnî olarak tanımlanması, onun dinî vecibelerini ne ölçüde yerine getirdiğini ya da hangi dinî görüşleri benimsediğini tek başına göstermez. Bu nedenle Azerbaycan’ın dinî yapısını değerlendirirken yalnızca mezhepsel oranlara bakmak da yeterli değildir.
Bu yazıyı, Azerbaycan’ı savunmak veya yermek amacıyla kaleme almadım. Yalnızca Azerbaycan’la ilgili bu konularda medyada yer alan yanlış bilgiler ve değerlendirmeler nedeniyle böyle bir yazı yazma ihtiyacı hissettim. Azerbaycan konusunda konuşulurken bunlara da dikkat edilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Takdir sizindir.