Türkiye’de “afet” denildiğinde insanların zihninde ilk olarak deprem canlanıyor. Çünkü bu topraklar acıyı en ağır haliyle çoğu zaman deprem üzerinden yaşadı. Gölcük’te, Van’da, Elazığ’da, Kahramanmaraş’ta toprağın nasıl insanı yuttuğunu gördük. Enkazların başında bekleyen anneleri, sessizleşen sokakları, yarım kalan hayatları unutmadık. Fakat bugün artık çok daha büyük bir gerçekle yüzleşmek zorundayız: Afet sadece deprem değildir.
Afet; bazen bir selin gece vakti sessizce bir mahalleyi yutmasıdır.
Bazen günlerce süren bir kuraklığın toprağı öldürmesidir.
Bazen sanayi tesisindeki bir patlamadır.
Bazen bir orman yangınının gökyüzünü siyaha boyamasıdır.
Bazen kimyasal bir sızıntıdır.
Bazen salgın hastalıktır.
Bazen de toplumun ruhunu çürüten sessiz krizlerdir.
Biz ne yazık ki afet kavramını hâlâ “olduktan sonra konuşulan” bir mesele olarak görüyoruz. Oysa afet yönetimi, yalnızca enkaz kaldırmak değildir. Afet yönetimi; riskleri önceden görmek, toplumu hazırlamak, şehirleri dirençli hale getirmek ve insanı hayatta tutabilmektir.
Bugün Türkiye’de birçok şehirde insanlar hâlâ dere yataklarına ev yapıyor.
Hâlâ yangın merdiveni olmayan binalarda yaşıyoruz.
Hâlâ toplanma alanlarını AVM’ye çeviriyoruz.
Hâlâ siren sesini duyunca ne yapacağını bilmeyen milyonlar var.
Sonra bir felaket yaşandığında hep aynı cümleyi kuruyoruz:
“Bu kadarını beklemiyorduk…”
Oysa mesele tam da burada başlıyor.
Afet dediğimiz şey çoğu zaman “beklenmeyen” değil, “ihmal edilen” bir gerçektir.
Bugün dünyada afet yönetimi anlayışı değişiyor. Artık mesele yalnızca müdahale etmek değil; zarar azaltmak, hazırlıklı olmak ve toplumsal kapasiteyi güçlendirmektir. Çünkü modern afet yönetimi bize şunu söylüyor: Bir şehirde afet olduktan sonraki başarı değil, afet olmadan önceki hazırlık seviyesi hayat kurtarır. Japonya’yı güçlü yapan şey yalnızca teknolojisi değildir.
Amerika’nın afet sistemini ayakta tutan yalnızca bütçesi değildir. Onları güçlü yapan şey, toplumun afet bilincini günlük hayatın bir parçası haline getirmiş olmalarıdır.
Bizde ise afet bilinci çoğu zaman birkaç gün sürüyor.
Bir deprem oluyor, birkaç hafta konuşuyoruz.
Bir yangın çıkıyor, birkaç gün tepki veriyoruz.
Bir sel felaketi yaşanıyor, görüntüler gündemden düşünce unutuyoruz.
Sonra hayat normale dönüyor.
Ama riskler yerinde kalıyor.
Bugün Konya’dan baktığımızda bile bunu net görebiliriz. İnsanlar Konya’yı çoğu zaman yalnızca “deprem riski düşük şehir” olarak değerlendiriyor. Oysa afet yönetimi yalnızca deprem haritasından ibaret değildir. Kuraklık, obruklar, endüstriyel riskler, ulaşım kazaları, yangınlar, KBRN tehditleri ve iklim krizinin etkileri artık şehirler için ciddi risk alanlarıdır. Özellikle iklim değişikliğiyle birlikte afetlerin karakteri değişmektedir. Eskiden “yüzyılda bir” görülen olaylar artık birkaç yılda bir yaşanıyor. Ani seller, aşırı sıcaklıklar, orman yangınları ve su krizleri geleceğin değil, bugünün gerçeğidir.
Fakat beni asıl korkutan şey doğa olaylarının kendisi değil… Toplumun hazırlıksız oluşu.
Çünkü bir afeti felakete dönüştüren çoğu zaman olayın büyüklüğü değil, ihmallerin derinliğidir.
Deprem öldürmez derler; bina öldürür.
Yangın öldürmez; tedbirsizlik öldürür.
Sel öldürmez; plansızlık öldürür.
Ve bazen insanı en çok yoran şey, yaşanan acının tekrar tekrar yaşanacağını bilerek yaşamak oluyor.
Her felaketten sonra aynı görüntüler…
Aynı cümleler…
Aynı ihmaller…
Aynı gözyaşları…
Oysa artık şunu anlamak zorundayız:
Afet yönetimi bir kurum işi değil, bir medeniyet meselesidir.
Bu mesele yalnızca AFAD’ın, itfaiyenin, belediyenin ya da devletin omzuna bırakılabilecek bir alan değildir. Üniversitelerden mahallelere, okullardan ailelere kadar herkes bu kültürün parçası olmak zorundadır. Çünkü afet anında ilk müdahaleyi çoğu zaman profesyonel ekipler değil, birbirine komşu olan insanlar yapar. Bu yüzden toplum temelli afet yönetimi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Mahalleler hazır olmalı.
Gençler eğitim almalı.
Okullar uygulama yapmalı.
Yerel yönetimler afet dairelerini güçlendirmeli.
Gönüllülük sistemi büyütülmeli.
Şehirler yalnızca büyümemeli; dirençli hale gelmelidir.
Bugün bir çocuğa matematik öğretmek kadar afet bilinci öğretmek de hayati bir meseledir. Çünkü bilgi hayat kurtarır. Hazırlık hayat kurtarır. Farkındalık hayat kurtarır. Ve belki de en önemlisi şudur: Afet yönetimi insanı yaşatma sanatıdır.
Bir enkazın başında ağlayan babanın çaresizliğini görmüşseniz…
Yangından çıkan bir çocuğun korkusuna şahit olmuşsanız…
Sel sonrası çamura dönen bir evin sessizliğini dinlemişseniz…
Afetin yalnızca teknik bir mesele olmadığını anlarsınız.
Afet; insanın acısıyla yüzleştiği en ağır sınavlardan biridir.
Bu yüzden afet yönetimi sadece mühendislik değil; vicdandır.
Sadece plan değil; sorumluluktur.
Sadece kriz yönetimi değil; insanı koruma iradesidir.
Artık şunu yüksek sesle söylemek zorundayız:
Afet sadece deprem değildir.
Afet, hazırlıksız yakalanılan her krizdir.
Ve bir toplumun gerçek gücü, felaket yaşandığında değil; felaket gelmeden önce ne yaptığıyla ölçülür.