Memleket dediğin yalnızca toprak değildir. Memleket; inancıyla, duasıyla, sevinciyle, acısıyla yoğrulmuş bir ruhtur.
Ve ruhu sarsılan toplumların fay hatları, bazen yerin altında değil, zihnin içinde kırılır.
Bugünlerde aralarında gazeteci, yazar, sanatçı ve akademisyenlerin bulunduğu 168 kişinin imzaladığı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiri etrafında koparılan tartışmalar, işte tam da bu zihinsel fay hatlarını hatırlatıyor bize.
Elbette laiklik bu ülkenin anayasal bir ilkesidir. Elbette herkes düşüncesini ifade edebilir. Lakin mesele yalnızca bir bildirinin imzalanması değildir. Mesele, kavramların hangi niyetle ve hangi zeminde dolaşıma sokulduğudur.
Çünkü biz bu ülkede “laiklik” kelimesinin yıllarca bir kısım insanın inancına mesafe koymak için kullanıldığı günleri yaşadık. Başörtülü kızlarımızın üniversite kapılarında bekletildiği sabahları unutmadık. İnancını yaşamak isteyen insanların ötelenmesini hafızamızdan silmedik.
Bugün ise Türkiye, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, inançla devlet arasında duvarlar örülen bir dönemden; özgürlük alanlarının genişletildiği bir döneme geçmiştir. Bu bir ideolojik slogan değil, yaşanmış bir dönüşümün adıdır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu irade; devleti milletiyle barıştırma iradesidir. Devleti korkulan bir mekanizma olmaktan çıkarıp, vatandaşın hakkını koruyan bir şemsiye hâline getirme çabasıdır.
Laiklik, milletin değerleriyle kavga eden değil; milletin bütün renklerini koruyan bir çerçeve hâline gelmişse, bu dönüşümün mimarlarından biri hiç şüphesiz Cumhurbaşkanımızdır.
Bugün laiklik adına yapılan bazı çıkışların, geçmişin vesayetçi dilini yeniden çağıran bir tona sahip olması düşündürücüdür. Çünkü Türkiye artık eski Türkiye değildir. Bu millet, kendi iradesini sandıkta defalarca ortaya koymuş, tercihini net biçimde göstermiştir.
Milli Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin’in yürüttüğü politikalar da benzer bir tartışmanın odağına çekilmektedir. Oysa eğitim dediğimiz şey, yalnızca müfredat sayfalarından ibaret değildir. Eğitim; medeniyet tasavvurudur.
Bir millet, çocuklarına neyi öğreteceğine karar verirken aslında nasıl bir gelecek istediğini de ilan eder.
Sayın Bakanımızın eğitim alanında yaptığı düzenlemeler, genç nesilleri kendi kültürüne yabancılaştırmadan, kökleriyle barışık bir şekilde yetiştirme çabasının ürünüdür. Değerler eğitimi vurgusu, milli kimlik hassasiyeti ve kültürel süreklilik arayışı; bu toprakların ruhuna aykırı değil, bilakis ruhuyla uyumludur.
Eğitim politikalarını sürekli ideolojik bir tehdit gibi göstermek, gençlerin zihninde gereksiz bir kutuplaşma üretir. Oysa biz yangın söndürmeyi öğretirken önce paniği azaltırız. Eğitim de böyledir: Önce güven, sonra bilgi.
Ben afet yönetimi alanında çalışan bir akademisyen olarak şunu iyi bilirim: Her afetin bir erken uyarı işareti vardır.
Deprem nasıl yerin altındaki birikmiş gerilimin sonucunda ortaya çıkıyorsa; fikir afetleri de zihinde biriken ideolojik gerilimlerin sonucudur.
Fikir afetleri, görünmezdir ama yıkımı derindir. Toplumsal fay hatlarını harekete geçirir. Güveni aşındırır. Ortak zemini daraltır.
Bugün asıl sorgulamamız gereken şey, bir bildirinin içeriğinden çok; üniversitelerin bu tür metinler karşısındaki tavrıdır.
Akademi susmamalıdır.
Akademisyen; yalnızca makale yazan, ders anlatan kişi değildir. Akademisyen, toplumun zihinsel afet risk haritasını çıkaran kişidir. Eğer kavramlar ideolojik bir kamplaşma aracına dönüşüyorsa, üniversiteler bilimsel soğukkanlılıkla denge kurmak zorundadır.
Sessizlik, bazen tarafsızlık değil; sorumluluktan kaçıştır.
Bugün üniversitelerin görevi, slogan üretmek değil; sağduyu üretmektir. Kutuplaşma değil; kavrayış derinliği sunmaktır.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu siyasal istikrar ve irade, Türkiye’yi krizlerden çıkaran temel unsurlardan biridir. Güçlü liderlik, belirsizlik zamanlarında toplumsal dayanıklılığı artırır.
Aynı şekilde Sayın Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin’in eğitimde köklere dayalı bir vizyon ortaya koyması, genç nesilleri kimliksizleştirmeye değil; bilinçli ve özgüvenli bireyler olarak yetiştirmeye yöneliktir.
Eğer biz fiziksel afetlere karşı hazırlık yaparken tatbikatlar düzenliyorsak, fikir afetlerine karşı da zihinsel dayanıklılık inşa etmek zorundayız. Çünkü fikir yangını, suyla değil; hikmetle söndürülür.
Laikliği savunmak elbette meşrudur. Ama laikliği milletin inancına karşı bir konumlandırma aracı hâline getirmek, bu toprakların hafızasına haksızlıktır.
Bu ülke, değerleriyle barışık bir özgürlük anlayışını çoktan seçmiştir.
Şimdi görev, üniversitelerin bu toplumsal iradeyi görmesi, akademinin sorumluluğunu kuşanması ve fikir afetlerine karşı bilinçli bir duruş sergilemesidir.
Çünkü memleket dediğin, yalnızca sınırlarla değil; zihniyetle korunur. Ve zihniyetin bekçileri susarsa, gürültü hakikatin önüne geçer.