Bazen insan kendi kendine soruyor:
Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket nedir?
Deprem mi?
Yangın mı?
Sel mi?
Bunların hepsi yıkar, acı bırakır, hayatı altüst eder.
Deprem olur; şehirler enkaza döner.
Yangın olur; ormanlar kül olur.
Sel olur; yollar, köprüler sürüklenir gider.
Ama insan yine de ayağa kalkar.
Yıkılan evler yeniden yapılır.
Yanmış ormanlar yıllar içinde yeniden yeşerir.
Selin götürdüğü yollar yeniden kurulur.
Fakat öyle bir afet vardır ki…
Ne sireni duyulur,
Ne dumanı görünür.
Sessizce gelir.
Yavaş yavaş yayılır.
Ve bir neslin kalbine yerleşir.
İşte o afetin adı umutsuzluktur.
Bugün sokaklarda yürürken gençlerin yüzlerine dikkatle bakın…
Birçoğunun gözlerinde erken yaşta yorulmuş bir hayatın izlerini görürsünüz.
Oysa gençlik; yorulmanın değil, yürüyüşün zamanıdır.
Gençlik; aramanın, hayal kurmanın, ufka doğru koşmanın vaktidir.
Gençlik bir milletin kalbidir.
Bir ülkenin enerjisidir.
Bir toplumun yarınlarıdır.
Bir medeniyetin yürüyüşüdür.
Ama bazen hayat gençlerin önüne görünmez duvarlar örer.
Bir kapı kapanır…
Bir yol daralır…
Bir umut ertelenir…
Sonra genç bir insanın kalbinde sessiz bir soru büyür:
“Gerçekten benim için bir yol var mı?”
İşte o soru çoğaldıkça umutsuzluk da büyür.
Bugün küçük ilçelerde, büyük şehirlerin arka sokaklarında, üniversite koridorlarında, kahvehanelerde, park köşelerinde bazen aynı manzarayı görürsünüz.
Bir grup genç…
Sessiz…
Bekler gibi…
Ama aslında neyi beklediklerini kendileri de tam olarak bilmezler.
Bazen işsizliği konuşurlar.
Bazen hayatın zorluklarını.
Bazen de uzak şehirleri…
Ama çoğu zaman konuşulmayan bir şey vardır.
İçten içe büyüyen o sessiz cümle:
“Acaba gerçekten başarabilir miyiz?”
Oysa bu toprakların tarihi umutsuzluk tarihi değildir.
Bu topraklar; yoklukların içinden umut çıkaran insanların hikâyesidir.
Bu millet küllerinden defalarca doğmuş bir millettir.
Nice savaşlar gördük.
Nice yıkımlar yaşadık.
Nice zorluklardan geçtik.
Ama hiçbir zaman umudumuzu tamamen kaybetmedik.
Çünkü bu milletin mayasında sabır, inanç ve mücadele ruhu vardır.
Bugün gençlerimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey sadece imkân değildir.
Elbette eğitim önemlidir.
Elbette iş önemlidir.
Elbette fırsatlar önemlidir.
Ama bunların hepsinden önce gelen bir şey vardır:
Bir gencin kalbine dokunabilmek.
Bir gence “sen değerlisin” diyebilmek…
Bir gence “sen bu ülkenin yarınsın” diyebilmek…
Bir gence “senin bu toplumda yerin var” diyebilmek…
Bazen bir insanın hayatını değiştiren şey tam da budur.
Bir öğretmenin söylediği bir cümle…
Bir babanın ettiği bir dua…
Bir annenin sabrı…
Bir büyüğün omuza koyduğu bir el…
Bunlar küçük gibi görünür ama bir gencin dünyasında büyük kapılar açar.
Çünkü umut insanın içindeki en güçlü ateştir.
O ateş sönmüşse insan yürüyemez.
Ama o ateş yeniden yanarsa…
Bir genç dağları aşar.
Şehirler kurar.
Bir milletin kaderini değiştirebilir.
Bugün belki de en büyük sorumluluğumuz budur:
Gençlerin kalbine yeniden umut koymak.
Onlara sadece öğüt vermek değil…
Onları gerçekten dinlemek.
Onlara sadece eleştirmek değil…
Onlarla birlikte yürümek.
Çünkü bir toplum gençlerini kaybederse geleceğini de kaybeder.
Ama gençlerine umut verebilirse…
İşte o zaman en büyük afetler bile o toplumu yıkamaz.
Unutmayalım…
Depremler şehirleri yıkar.
Yangınlar ormanları yakar.
Ama umutsuzluk bir nesli yıkar.
Ve bir nesil yeniden ayağa kalkarsa…
Bir millet de yeniden ayağa kalkar.