Atlas…
Ahmet…
Hakan…
Alperen Ömer…
Son yıllarda öldürülen çocukların isimleri, hafızamızda kısa bir yankı bırakıyor. Birkaç gün sosyal medyada öfke, birkaç açıklama, birkaç soruşturma… Sonra sessizlik. Yeni bir haber geliyor, eski acı geride kalıyor. En ürkütücü olan da bu: “Çocuk ölümlerine alışmak.”
Her olaydan sonra benzer gerekçeler sıralanıyor. “Öfke anıydı”, “Psikolojisi bozuktu”, “Aile içi meseleydi.” Bu cümleler, çoğu zaman suçun ağırlığını azaltan bir kalkan gibi kullanılıyor. Oysa bir çocuğun ölümü, hiçbir toplumda “anlaşılabilir” bir olay değildir. Bahâne olmaz, mazeret olmaz. Sadece suç vardır.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu topraklarda çocuk öldürmek hep bu kadar sıradan mıydı? Tarihe baktığımızda cevap nettir: Hayır.
Osmanlı hukukunda çocuk, yalnızca anne babanın değil; devletin ve toplumun emaneti kabul edilirdi. Yetimler için kurulan vakıflar, çocukların malını ve canını korumak için atanan vasiler, kadı mahkemelerinde çocuk lehine tanınan öncelikler bunun açık göstergesidir. Çocuğa karşı işlenen suç, “özel alan” meselesi olarak görülmez; doğrudan kamusal adaletin konusu sayılırdı.
OSMANLI’DA ÇOCUK ÖLDÜRMENİN BEDELİ VARDI
Bu anlayışın kâğıt üzerinde kalmadığını gösteren somut örnekler vardır. 17. yüzyıla ait İstanbul şer‘iyye sicillerinde yer alan bir dava, bu bakımdan dikkat çekicidir. Küçük yaştaki bir çocuğun ölümüne sebep olduğu sabit görülen bir fail, kadı huzuruna çıkarılır. Yapılan incelemede failin çocuğun yakını olduğu anlaşılır. Bugün sıkça duyduğumuz “aile içi mesele” savunmasının aksine, mahkeme bu durumu bir hafifletme nedeni olarak kabul etmez.
Aksine, kadı kararında çocuğun kendini savunamayacak yaşta olmasını ağırlaştırıcı unsur olarak değerlendirir. “Terbiye”, “söz dinlemedi”, “velayet hakkı” gibi gerekçeler dikkate alınmaz. Çünkü Osmanlı hukuk anlayışında velayet, çocuğun hayatı üzerinde sınırsız bir tasarruf yetkisi değildir. Çocuğun canı, anne babaya değil, hukuka emanettir. Bu değerlendirme sonucunda mahkeme kısas hükmü verir.
Bu vaka istisna değildir. Bursa ve Üsküdar kadı sicillerinde de çocuğun ölümüne sebep olan failler hakkında idam, kürek ya da uzun süreli sürgün cezaları verildiğine dair kayıtlar bulunmaktadır. Failin baba, üvey baba ya da yakın akraba olması, cezayı ortadan kaldırmamış; “benim çocuğum” anlayışı hukuken karşılık bulmamıştır.
Osmanlı kusursuz bir düzen değildi. Suç vardı, adaletsizlik vardı. Ancak bir konuda netti: Çocuk öldürmek sıradanlaştırılmazdı. Toplumun ve hukukun refleksi kesindi. Bugün ise sorun çoğu zaman kanun eksikliği değildir. Yasalar vardır. Sorun, geciken adalet, uygulamadaki gevşeklik ve en önemlisi aşınan vicdandır.
Atlas’ın, Ahmet’in ve adını bilmediğimiz diğer çocukların ardından yapılması gereken şey sadece üzülmek değildir. Bu ölümlerin neden bu kadar kolay “bahâne” bulabildiğini sorgulamaktır. Tarih, bugüne şu soruyu soruyor: Çocuğu koruma konusunda gerçekten ileride miyiz, yoksa sadece daha mı gürültülüyüz?
Çocuk öldürmenin cezası vardı.
Ama hiçbir zaman bahanesi yoktu.