Hakan Bahçeci

Ne dava kaldı ne ideoloji

Hakan Bahçeci

Yok yahu, o kadar değil dediniz mi başlığı okuyunca? Olsun varsın demek de mümkün. Öte yandan ne çok değişiyor insan ne çok kendi olmaktan uzaklaşıyor. Hayallerimiz, ideallerimiz, beklentilerimiz… Dünya, daha yaşanır daha rahat daha huzurlu olacaktı, düzeninde giden rahat bir hayatım, beni koruyup kollayan bir devletim, yeteri kadar yağmur yeteri kadar güneş olacaktı da iklim filan bozulmayacaktı.

Bir zamanlar dünyayı değiştirmek isteyenler vardı; şimdi dünyanın nimetlerinden daha fazla pay almak isteyenler çoğunlukta. Bir zamanlar nasıl bir insan olunacağı konuşulurdu, şimdilerde nasıl bir hayat yaşanacağı… Elbette daha konforlu, daha gösterişli, mümkünse başkalarının gıptayla bakacağı bir hayat. Değişe değişe geldiğimiz nokta…

Haksızlık etmeyelim, insanın rahat yaşamak istemesinde, emeğinin karşılığını almayı arzulamasında, geleceğini güvence altına almaya çalışmasında yanlış bir şey yok. Kimseye yoksulluğu erdem, sıkıntıyı fazilet diye anlatacak değiliz. Mesele, imkânların hayatımızı kolaylaştıran araçlar olmaktan çıkıp hayatımızın tek amacına dönüşmesinde.

Bir insanın sözüne güvenilir miydi, bir duruşu var mıydı, zor zamanda ne yaptı, haksızlık karşısında nerede durdu, bunlar konuşulurdu. Şimdi biraz da nerede oturduğu, hangi arabaya bindiği, hangi makama geldiği, kimlerle fotoğraf verdiği konuşuluyor. İnsanların kıymetini anlamak için bazen kendilerini dinlemeye bile ihtiyaç duymuyoruz; kartvizitleri yeterli geliyor.

İşin tuhafı, bu yeni ölçüye hep birlikte alışıyoruz. Hatta bir süre sonra buna başarı diyoruz. Demem o ki ideallerin yerini imkânlar, ilkelerin yerini fırsatlar alıyor.

Kutlu bir davaya inanmak, gerektiğinde onun uğruna bedel ödemeyi de göze almak demekti. Bugün ise bazı davalar, insanın önüne açacağı kapılar kadar kıymetli. Duruş dediğimiz şey, şartlar değişince yeniden gözden geçirilebiliyor. Dün karşı çıkılan bir düşünce, bugün bir makamın kapısını aralıyorsa meseleye daha esnek yaklaşılabiliyor. Dün eleştirilen bir çevre, bugün imkân sunuyorsa eski sözler unutulabiliyor.

İnsan değişebilir elbette. Düşüncelerini gözden geçirebilir, yanıldığını anlayabilir, yeni şeyler öğrenebilir. Bunlar olgunluğun işaretidir. Fakat her değişimi olgunluk, her dönüşü gelişme sayamayız. Bazen insan fikrini değil, yalnızca hesabını değiştirir. Bunu anlamak için de söylenenlere değil, değişimin hangi kapıdan geçerek gerçekleştiğine bakmak gerekir.

İdeolojiler bile bu alışverişin dışında değil. Büyük kelimelerimiz var: adalet, özgürlük, eşitlik, millet, insanlık, emek… Hepsi yerli yerinde duruyor. Şimdilerde bu kelimeler, hayatı dönüştürmek için değil, mevcut yerimizi sağlamlaştırmak için kullanılıyor. Bir fikri savunmakla o fikir üzerinden çevre edinmek, bir ideale hizmet etmekle o idealin sağladığı imkânlardan yararlanmak arasındaki çizgi giderek belirsizleşiyor.

Böyle olunca fikirler de pazarlık masasına oturuyor. İlkeler, şartlara göre yeniden fiyatlandırılıyor. Herkesin bir sözü, bir iddiası, bir davası var; ama herkesin o dava uğruna vazgeçebileceği bir şey var mı, orası biraz karışık.

Fikirler, insanın dünyayı anlama ve değiştirme çabasının ürünü değil midir? İnsana adaleti, özgürlüğü, eşitliği, hakkı ve sorumluluğu hatırlatmaları gerekmez mi? Oysa bazı çevrelerde ideoloji, hakikati aramanın yolu olmaktan çıkıp bir aidiyet kartına dönüşüyor. Kimin haklı olduğundan önce kimin bizden olduğu soruluyor. Yanlış, bizden gelince açıklanabilir bir kusura; başkasından gelince affedilmez bir suça dönüşüyor.

Daha ilginç ve düşündürücü olanı; dün birbirine zıt görünen fikirlerin, çıkarlar söz konusu olduğunda aynı masada buluşabilmesi. Dün birbirini eleştirenler bugün birbirinin sözcüsü olabiliyor. Dün uğruna mücadele edildiği söylenen ilkeler, yeni şartların hatırına sessizce rafa kaldırılabiliyor. Sonra da bütün bunlar büyük laflarla açıklanıyor. Strateji deniyor, konjonktür deniyor, zorunluluk deniyor…

Elbette siyaset de değişir, fikirler de gelişir, ittifaklar da kurulabilir. Her uzlaşma bir taviz, her değişim bir çıkar hesabı değildir. Fakat insanın temel ölçüsü sürekli kendi lehine değişiyorsa orada düşünsel bir olgunlaşmadan çok, ahlaki bir aşınmadan söz etmek gerekir.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Madem her şey şartlara göre değişebiliyor, uğruna bunca söz söylenen ilkelerin değişmeyen tarafı nerede?

Yazarın Diğer Yazıları