Mücahit Uludağ

Masaya gelmeyenin kaybettiği dünya

Mücahit Uludağ

Son 200 yıllık küresel siyaset, gücün el değiştirme biçimlerinin tarihidir. 19. yüzyıl Britanya İmparatorluğu’nun deniz ticareti, sanayi ve finans üzerinden kurduğu hegemonya; 20. yüzyılda iki dünya savaşıyla parçalanmış, yerini ABD merkezli bir düzen almıştır. ABD gücü yalnızca askeri değil; dolar, Bretton Woods kurumları, kültürel hegemonya ve teknolojiyle tahkim edilmiştir. Soğuk Savaş dönemi ideolojik iki kutupluluk üretmiş, Sovyetler’in dağılmasıyla kısa bir tek kutuplu an yaşanmıştır. Ancak bu dönem kalıcı olmamış; küreselleşmenin yarattığı üretim kaymaları, finansal krizler ve teknolojinin merkezsizleşmesiyle Batı’nın mutlak üstünlüğü aşınmıştır. Son 30 yılda güç, klasik imparatorluk modelinden çıkarak; ağlar, tedarik zincirleri, veri, enerji ve jeopolitik geçitler üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.

Bugünün küresel siyaseti artık “kim daha güçlü” değil, kim daha dayanıklı ve kim daha çok alan kontrol edebiliyor sorusuna dayanıyor. ABD hâlâ askeri ve finansal olarak en büyük aktör; fakat hegemon değil, dengeleyici güç konumuna çekiliyor. Çin; üretim, teknoloji ve Asya merkezli ticaret yollarıyla sistem kurucu bir güç haline gelirken, Rusya askeri-stratejik baskı kapasitesiyle oyunu bozabilen aktör rolünü sürdürüyor. Orta güçler (Türkiye, Hindistan, İran, Brezilya, Suudi Arabistan) ise bloklar arasında salınan değil, çok yönlü pazarlık gücü olan aktörlere dönüşüyor. Önümüzdeki dönemde güç; tek bir süper devlette değil, enerji geçişini yönetenler, yapay zekâ ve veri altyapısını kontrol edenler, lojistik ve boğazları tutanlar arasında dağılacak. Yeni dünya düzeni hiyerarşik değil; çatışmalı, parçalı ve sürekli yeniden pazarlık edilen bir denge düzeni olacak. Bu düzende kazananlar, ideoloji değil strateji üretenler olacak.

Türkiye artık “orta güç mü, büyük güç mü?” ikileminde değil; soru şudur: dengeleyici bir büyük aktör olmayı sürdürülebilir kılabilecek mi? Bugünkü tabloda Türkiye klasik anlamda küresel bir süper güç değil; fakat bölgesel üstü (supra-regional) dengeleyici güç konumuna fiilen ulaşmıştır. Karadeniz’de Rusya-Ukrayna hattı, Orta Doğu’da İran-Arap-İsrail dengesi, Kafkasya’da Azerbaycan üzerinden kurulan yeni mimari ve Afrika açılımı; Türkiye’yi yalnızca etkilenen değil, oyun kurallarıyla oynayabilen bir aktör haline getirmiştir. Savunma sanayii, arabuluculuk kapasitesi ve çoklu diplomasi (NATO – Rusya – İslam dünyası – Afrika) Türkiye’yi sıradan bir orta güçten ayıran temel faktörlerdir.

Ancak Türkiye’nin büyük aktör / kalıcı dengeleyici güç seviyesine çıkışı otomatik değildir; bu bir eşik meselesidir. Eğer Türkiye askeri ve diplomatik kazanımlarını ekonomik derinlik, finansal araçlar, teknoloji ve kurumsal istikrar ile destekleyemezse, mevcut konum “yüksek etkili ama dalgalı orta güç”te sabitlenir. Buna karşılık; enerji koridorları, lojistik merkezler, savunma-teknoloji ihracatı ve bağımsız dış politika birlikte sürdürülebilirse Türkiye, ABD-Çin-Rusya üçgeninde taraf değil denge unsuru olan nadir ülkelerden biri olur. Özetle: Türkiye’nin potansiyeli büyük aktörlüktür; kaderi ise stratejik sabırla kurumsallaşma arasında belirlenecektir. Bu başarıldığında Türkiye, blokların arasında savrulan değil, blokları masaya oturtan güç olur. Gazze’de somut olarak bunu başarmıştır.

“Masaya oturtan güç” olmak, askeri ya da sert çıkışlarla değil; tarafların masaya gelmeden kaybedebileceğini bilmesiyle mümkündür. Türkiye açısından bu sürecin ilk aşaması jeopolitik vazgeçilmezlik üretmektir. Boğazlar, enerji geçişleri, göç hatları, Karadeniz güvenliği ve Orta Doğu – Kafkasya bağlantısı zaten doğal avantajdır; kritik olan bunları kriz anlarında kontrol edilen ama kapatılmayan alanlar olarak yönetmektir. Montrö’nün uygulanışı, tahıl koridoru süreci ve arabuluculuk girişimleri bunun örnekleridir. Bu aşamada Türkiye “taraf tutan” değil, oyunu durdurabilen aktör kimliği kazanır; taraflar masaya gelmezse maliyetin artacağını fark eder. Azerbaycan Karabağ konusu da buna örnektir. Koridor açılması ayrıca önemli analiz konusudur.

İkinci aşama askeri caydırıcılığın siyasal dile çevrilmesidir. Türkiye son yıllarda sahada kapasite gösterdi; fakat masaya oturtan güç olmak için sahadaki üstünlük, şantaj değil sigorta gibi sunulmalıdır. Savunma sanayii, sınır ötesi operasyon kabiliyeti ve deniz-hava kontrolü; doğrudan tehdit için değil, müzakereyi mümkün kılan denge için kullanıldığında değer üretir. Burada kritik fark şudur: Büyük güçler Türkiye’yi “kontrol edilmesi gereken aktör” değil, krizi yönetebilen ortak olarak görmeye başlar. Bu eşik geçildiğinde Ankara, yalnızca çağrılan değil, toplantının adresi olur. Ukrayna -Rusya süreci, Etiyopya-Somali krizi.

Üçüncü aşama ekonomik ve lojistik bağlayıcılıktır. Masaya oturtan güç, tarafların çıkarlarının kesiştiği düğüm noktasıdır. Enerji ticareti, transit lojistik, savunma tedariki, yeniden inşa ve ticaret koridorları Türkiye üzerinden geçtiğinde; çatışma uzadıkça herkes zarar eder. Bu noktada Türkiye, “barış ahlâkı” üzerinden değil, çıkar matematiği üzerinden konuşur. Taraflar masaya gelmezse kaybedeceklerini bilir; geldiklerinde ise kazanabilecekleri alanlar vardır. Tüm güzergahların kavşak veya stratejik, ekonomik ve güvenlik fayda merkezi Türkiye’dir.

Son aşama ise kurumsal ve zihinsel sürekliliktir. Masaya oturtan güç, bir liderlik anına ya da tek bir krize bağlı kalamaz. Devlet aklı; diplomasi okulları, stratejik düşünce merkezleri, arabuluculuk kadroları ve uluslararası hukuk uzmanlığıyla kalıcı hale gelmelidir. Türkiye bu kurumsallaşmayı başarırsa, ki başarıyor, kriz çıktığında “kim arabulucu olabilir?” sorusu sorulmaz; adres zaten bellidir. İşte o noktada Türkiye, orta güç tanımını aşar ve dengeyi kuran aktör olarak tarih sahnesinde yerini kalıcı biçimde alır.

Yazarın Diğer Yazıları