Osman Uzunkaya

Yol Arkadaşım

Osman Uzunkaya

Her sabah belli bir saatte arkadaşım Esat’la evimizin yakınından geçen delik deşik olmuş asfalt yolun kenarında buluşurduk.  O, bir fabrikada kalifiye elaman olarak çalışır, ben ise bir yıl önce kazandığım mimarlık fakültesinde okurdum. Oturduğumuz mahalle ile şehir merkezi arasındaki mesafe bir, bir buçuk kilometre ya var ya yoktu. Şehir merkezine ulaşmak için toplu taşıma araçlarını kullanmaz, genellikle tabanvayı tercih ederdik. Genç, yaşlı birçok insan sabah işe gitmek için yol kenarında sigaralarını tüttürerek dolmuş ve/ya otobüs beklerken biz çoktan yolu yarılardık. Bazen onlardan önce şehir merkezine vardığımızda olurdu.  

Bir dizede; “Ben kaldırımların emzirdiği çocuğum.” Diyen Necip Fazıl, yollarla kurduğu derin bağı anlatırken teşbih’ (benzetme)’e kapı aralamıştı.  Bu soyut içerik, teşbihten de öte yollarla bütünleşmenin edebi bir ifadesiydi aslında. Burada soyut bir ifade söz konusu olsa da, biz her yürüyüşümüzde; “kaldırımların emzirdiği çocuk” hissini hep taze tutardık içimizde. Şehir merkezine ulaşabilmek için attığımız her adım, hislerimizi inşa eden birer imgeydi. Bu hal hayal kurma iştiyakımızı kamçıladığı gibi, içimizde kabaran gelecek kaygısını alaşağı eder ve bir süreliğine kaybederdi. Esat konuşmalarına Zeynep adındaki sevdiği kızdan bahsederek başlardı. Onun en büyük hayali Zeynep’le bir yuva kurup, çoluk çocuk sahibi olmaktı. Sonra kuracağı işyerinin hayalini cümlelere serpiştirir, çocuklarıyla beraber çalışarak büyük paralar kazanacağını tahayyül ederdi. Alacağı arsanın yerini belirlemişti bile. Mahallenin; “Çamlı bayır”  muhitinde bulunan çamlarla barışık bu yer onun için biçilmiş kaftandı. Evin projesi ise Zeynep’in fikri alındıktan sonra çizilecekti. O güzel güzel konuşurken, ben muziplik olsun diye araya girer; senin karşında geleceğin mimarı var aslanım! Gel evinin projesini şimdiden çizeyim derdim. O başını yukarı kaldırır ve kararlı bir ses tonuyla; “Hayır! Zeynep’le konuşmadan olmaz!” Diye diretirdi. Sonra güldüğümü görünce, “Dalga geçme benimle, burada ciddi bir şey konuşuyoruz her halde” Derdi. Araya giren sessizlik çok uzun sürmezdi. Sonra ben, mimarlığı bitirdikten sonra İstanbul’a gideceğimi, orada bir iş bulup anamı ve babamı yanıma alacağımı anlatırdım. O, sözümü kesip; “Ya Mehmet, bırak şu İstanbul sevdasını” Derdi. Ben de, büyük balık orada aslanım diye söylenirdim. Esat’ta, biz de İstanbul’a taşınırız ne var yani! Diyerek muziplik yapardı. Doğruydu, büyük balık oradaydı. Ama tutmasını bilmek lazımdı. Esat’ın ders verir nitelikteki; “Ya tutamaz, sen balıklara yem olursan ne olacak! Söyle bakalım.” Sözü yabana atılacak bir söz değildi. Ancak bunu denemeden anlamak mümkün değildi.

Şairin dediği gibi her sabah bizi emziren yol, bizimle öylesine dost olmuştu ki anlatamam. Biz hayallerimizi onun sayesinde kurar, birbirimize anlattığımız şeyleri onunla paylaşırdık. O da bizden biriydi. Hayallerin anlatıldıkça sizi içine çekmek ve heyecanınızı artırmak gibi bir huyu vardı.

Sabahın bir vaktinde ağızlarında sigara, kaldırıma ip gibi sıralanmış genç, yaşlı ne kadar insan varsa dolmuş, otobüs bekleye dursun; biz yürümeye ve hayal kurmaya devam ettik. Fakültenin son sınıfına geçtiğimde, yol arkadaşım Esat Zeynep’le evlenmişti.  Ben ise mezun olup İstanbul’a yerleşeceğim günlü iple çekiyordum.

Sağlıcakla kalınız.  

Yazarın Diğer Yazıları