Prof. Dr. Erdal Arslan

Dinlerin ortak özü ve insanın mutluluk hakkı

Prof. Dr. Erdal Arslan

Bugün etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz? Sınırlar, kutuplaşmalar, “biz ve onlar” kavgalar... 
En çok da sevgi ve huzur getirmesi iddia edilen inançların, nasıl birer çatışma ve baskı aracına dönüştüğüne şahit oluyoruz. Peki, milyarlarca insanın sığındığı bu limanların asıl derdi gerçekten bizi birbirimizden ayırmak mı, yoksa biz o limanların pusulasını mı kaybettik?

Gelin, formların, ritüellerin ve kurumsal yapıların ötesine geçip o büyük, kadim “öz”e bakalım. Dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi inanç sistemini incelerseniz inceleyin, insanlığın ortak vicdanı tek bir evrensel kuralda birleşir: “Altın Kural”.

İslamiyet’ten Hristiyanlığa, Musevilikten Budizm ve Konfüçyüsçülüğe kadar tüm kadim öğretiler aslında aynı şeyi fısıldar: Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma. Kendin için arzuladığın adaleti, merhameti ve ekmeği, yanındaki için de iste.

Sadece Altın Kural da değil; derinlere indikçe ortak ahlak coğrafyasının sınırları daha da genişler.

Semavi dinlerin “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” diyen adalet çığlığı ile Doğu felsefelerinin “Ahimsa”, yani hiçbir canlıyı incitmeme ilkesi aynı merhamet kaynağından beslenir.

İslam’ın zekat ve sadakası, Hristiyanlık ve Museviliğin hayırseverlik öğretisi, Budizm’in “Dana” erdemi; insanı bencil dünyasından çıkarıp başkasının acısına ve yokluğuna ortak etmeyi hedefler. 

Sözünde durmak, emanete hıyanet etmemek, yalan söylememek ve her şeyden önemlisi anne-babaya, ataya saygı göstermek tüm coğrafyaların üzerinde ittifak ettiği kutsallardır. 

Hangi tapınağa, camiye ya da sinagoga giderseniz gidin; ritüeller değişse de insanın ruhsal olgunluğunun ölçüsü hep aynıdır: Güvenilirlik, alçakgönüllülük ve fedakarlık.

Tek kaynaktan beslendiği açık seçik belli olan, bu kadar berrak, bu kadar şefkatli bir ortak payda varken, neden dünya bu kadar mutsuz?

“Cevap, inancın özünde değil; onun kurumsallaşmış yapılarında, gücü elinde tutanların dayatmalarında ve ne yazık ki din tüccarlarının doymak bilmeyen ihtiraslarında saklı. 

Tarih boyunca saf inanç duyguları ne zaman din adamlarının katı kurumlarıyla ve inancı birer pazar malzemesi haline getiren ticaret zihniyetiyle birleştiyse, dinlerin o saf, evrensel yapısı kökünden bozulmuştur. Kutsal değerleri kendi şahsi, siyasi ya da maddi menfaatleri için birer sömürü aracına dönüştürenler; dinin o özgürleştirici, birleştirici ruhunu katlederek yerine korku ve itaat üzerine kurulu yapay sistemler inşa ettiler.

Bize bir kez verilen, aslında neşeyle, sevgiyle ve keşfederek geçirmemiz gereken bu sınırlı ömrü; bu yapıların ve figürlerin ürettiği bitmek bilmeyen korkularla ve yasaklarla dar bir hapishaneye çeviriyorlar.

İnsanın en doğal hakkı olan mutlu olma, sanatla uğraşma, sevme ve sadece “kendi olma” hakkı birer günah gibi pazarlandığında, geriye mutsuz, sömürülmeye açık ve sürekli birbiriyle çatışan toplumlar kalıyor. Oysa evrensel ahlakın özü insanı yaşatmak, sömürüden korumak ve huzurlu kılmaktır; onu sürekli bir korku ve ticaret çemberine hapsetmek değil.

İşte tam da bu yüzden, modern dünyanın sıkıştığı bu buhrandan çıkış yolu, kurumsal yapıların yapay dayatmalarını reddedip işin ahlaki ve insani boyutuna sahip çıkmaktır. 

Vicdan pusulasını kaybetmeyen ve tüm varoluşa merhametle bakabilen insanlar bu aydınlık geleceği inşa edebilir.

Hayatı, tüm o yapay mutsuzluk dalgalarına inat sevgiyle, dürüstçe ve hakkını vererek yaşamak; insana ve evrene yapılabilecek en asil katkıdır.

Gönlünüzdeki o evrensel sevginin hiç eksilmemesi dileğiyle, huzurla kalın…

Yazarın Diğer Yazıları