İnsan, kainatın en şerefli misafirlerindendir, kendisi bunu bilmese bile bu böyledir. Hangi coğrafyada doğarsa doğsun, hangi dili konuşursa konuşsun, alnı hangi yöne secde ederse etsin; her insan, “yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” düsturunun yaşayan bir abidesidir.
Bizim inancımızda, gönül coğrafyamızda, radikalizmin, kör fanatizmin, insanı insan olduğu için hor gören o karanlık zihniyetin yeri yoktur.
Bizim davamız, gönüller yapmak ve bu gök kubbe altında hoş bir seda bırakmaktır. Ancak sevgi, körlük demek değildir. Hoşgörü, kötülüğe boyun eğmek hiç değildir.
Bu vatan; Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle; Müslüman’ı, Hristiyan’ı, Musevi’si ve inanmayanıyla devasa bir ailedir.
Bu toprağın ekmeğini yiyen, suyunu içen, bu ülkenin yasalarına ve birliğine saygı duyan herkes, başımızın tacıdır.
Komşumuzun etnik kökeni bizi ilgilendirmez, bizi ilgilendiren onun “insanlığı” ve “komşuluğudur”.
Birbirimizin farklılıklarını zenginlik olarak görür, kimseyi ötekileştirmeyiz. Çünkü biliriz ki; ayrışmak zayıflıktır, bütünleşmek ise kudrettir.
Lakin, bu kapsayıcı sevgimizin çok kalın ve aşılmaz kırmızı çizgileri vardır.
İhanetin ve kibrin affı yoktur.
Ne zaman ki bir el, bu ortak evi yıkmaya kalkar; işte o zaman o el, bizim için sadece bir “düşman” değil, insanlık onuruna sürülmüş giderilmesi gereken çok pis bir leke, pislik oluverir.
Bu ülkede yaşayıp, bu ülkenin havasını soluyup, sonra da dönüp bu vatana ihanet edenler, yalnızca bir devlete değil, kendilerini var eden topluma, insanlığa, bizatihi inandığı kutsal ne varsa ona ihanet etmiş olur.
İçimizdeki “biz” duygusunu parçalamaya çalışanlara karşı kalemimiz de kelamımız da kılıç kadar keskindir.
Tarih boyunca “Irksal Üstünlük Taslayanlar” kendi kanını, başkasının kanından daha kırmızı sanan o zavallı zihniyet, insanlığın yüz karası olmuştur. Gününüzde İsrail bunun en ibretlik örneğidir.
Irkçılık, tedavisi zor bir ruh hastalığıdır. “Benim ırkım en üstündür” diyerek başkasına zulmeden kişi, insan olamaz.
Kişinin kendi kavmini, milletini sevmesi kadar doğal bir şey olamaz. Lakin bu, üstünlük unsuru olarak kullanılamaz.
Bu topraklarda ırkçılık yapmak, bin yıllık kardeşlik hukukuna sıkılmış bir kurşundur.
Aynı şekilde “Dini İstismar Edip Zulmedenler” mezhepleri yada Allah’ın adını kullanarak, insanlara korku salan, kafa kesen, can yakan, kendisi gibi inanmayanı “yok edilmesi gereken bir böcek” gibi gören o radikal katiller; Yaratıcının değil, şeytanın hizmetkarlarıdır.
İnancı bir tahakküm aracı, bir zulüm kırbacı olarak kullananlar, en büyük zararı o inanca vermektedirler.
Bunlarda bizim hoşgörü iklimimizin zehirli otlarıdır ve kökleri kazınmalıdır.
Bizimle biz olması gerekirken “Ekmeğini Yediği Vatana Hançer Saplayan” alçaklar, kan yerine damarlarında irin akan pislikler, küresel odakların, büyük şeytanların maşası olup, kendi ülkesinin askerine, polisine, masum siviline tuzak kuran, silah sıkan hainler, aşağılığında aşağısında olan varlıklarıdır.
İnsan hakları maskesi takıp terörü meşrulaştıranlar, bu ülkenin geleceğini karartmak için lobi yapanlar, içerideki huzuru bozmak için fitne ateşi yakanlar bilsinler ki; bizim sevgimiz ne kadar büyükse, öfkemiz de o kadar şiddetlidir.
Biz “Mazluma Yunus, Zalime Yavuz” oluruz.
Masumun, mağdurun, garibanın, rengi ve dini ne olursa olsun yanında dururuz; onlara Yunus Emre gibi kucak açarız. Ama zalimin, hainin, ırkçının ve bölücünün karşısında Yavuz Sultan Selim oluruz değersiz aklıklarını alırız.
Ülkesini sevmek; sadece bayrağı sallamak değil, o bayrağın gölgesinde yaşayan her bir ferdin hakkını, hukukunu ve huzurunu, gerekirse canı pahasına korumaktır.
İnsanlığa ihanet edenler, vatanını satanlar, ırkını veya dinini bir “silah” gibi kullananlar, bu toprakların kıymetini bilmeyenler, unutmasınlar ki çok kıymetsiz hale geleceklerdir.
Biz sevmeye devam edeceğiz; ama hainleri, zalimleri ve kibir budalalarını asla bu sevgi çemberinin içine almayacağız. Onların layık olduğu yer bellidir:
Onları oraya gömeceğiz.